Hekimoğlu’nun Torunu: "deliderviş"

Uzun yıllar Fatsa, Ordu, Tokat, Niksar, Samsun dağlarında hüküm süren, halk arasında mertliği, yiğitliği ve yardımseverliğiyle şöhret yapan ve adına türkü yakılan halk kahramanlarından Hekimoğlu’un 4. kuşak torunu dedesinin izinde.Hekimoğlu,...

Hekimoğlu’nun Torunu:

banner390
Uzun yıllar Fatsa, Ordu, Tokat, Niksar, Samsun dağlarında hüküm süren, halk arasında mertliği, yiğitliği ve yardımseverliğiyle şöhret yapan ve adına türkü yakılan halk kahramanlarından Hekimoğlu’un 4. kuşak torunu dedesinin izinde.

Hekimoğlu, Samsun Opera ve Balesi tarafından yapılan dünya prömiyeri ile yeniden gündeme geldi ve bilinmeyen yönleri ortaya çıktı.

Arkadaşları arasında “Deliderviş Hekimoğlu” olarak tanınan ve dedesi Hekimoğlu gibi ata binen, silah kullanan Necat Subaşı, dedesinin adını yaşatacak her türlü etkinlikte yer almak istediğini söyledi. Subaşı, "Özellikle dedemizin adını yaşatacak film olabilir, belgesel olabilir buna benzer ne olursa olsun tabi ki oynamayı isteriz ve gururda duyarız" dedi.

Özellikle 4. kuşak torunu olarak araştırma yaptıklarını belirten Necat Subaşı şu bilgileri verdi: “Araştırmalarımızın sonunda en önemli etkenlerimizden bir tanesi Çerkez değil, Gürcü olduğu yönünde idi. Zaten biz de bunu biliyorduk. İkincisi ise babasının hekim olduğu, o da bizim için bir önem kazandırdı. Türküde dile getirilen kızın ismi Fatma’dır. Araştırmalarımızda böyle veriler elde ettik. Lakin türkülerde Narin diye bahseder. Narin’in asıl ismi Fatma’dır. Aşık olma durumu vardır ama dağa çıkma sebebi tamamen farklıdır. Hekimoğlu’nun kaçış sürecide Narin değil, Gürcübey’in değirmeninde işçi olarak çalışırken alacağını parayı alamadığından ötürü aralarında tartışma çıkıyor, silahla Gürcübey’in oğlunu öldürüyor ve ondan sonra macerası başlıyor. Uzun yıllar dağlarda kaçak yaşıyor. Köylülerin özellikle mazlumların, garibanların dostu oluyor, zalimlerinden korkulu rüyası oluyor. Batum’dan Tokat, Niksar dağlarına kadar da at koşturduğu bilinir. Kaçak olduğu zaman Havza’nın Yukarı Yavuçuk köyüne Çekez düğününe gelen Hekimoğlu, burada hacı annemizin annesiyle tanışıyor ve aşık oluyor. Her ne kadar ailesi razı olmasa da sonunda Hekimoğu ile evlenmesine razı oluyorlar. Hekimoğlu evlendikten sonra dağlarda yaşamaya devam diyor, zaman zaman da Yavuçuk köyüne gelerek eşi Sırma hamını görüyor. Hekimoğlu uzun bir süre eşinden ayrı dağlarda kalırken bir kızının olduğunu öğreniyor. Havza’nın Yukarı Yavucuk köyüne kızı Refiye’yi almaya geliyor, evin kapısını çalıyor. ‘Ben Tanrı misafiriyim, kızım bana kapıyı aç’ diyor. Kızı Refiye ise babası olduğunu bilmiyor. Evde bulunan kızı da ‘Kapıyı açamamam, karnınız açsa size ekmek verebilirim’ diyor. Hekimoğlu ve adamlarına ekmek veriyor ve o anda Hakimoğlu kızını almaktan vazgeçiyor. Daha sonra adamlarından bir tanesi eve geliyor ve ‘O senin baban’ diyor ve ‘Dere kenarında o ekmeği yerken ağlıyordu’ diyor. Bunu hacı annemiz anlatırken ağlayarak anlatırdı. Babasından çok bahsederdi. Babasının arkadaşları vasıtasıyla çok bilgilere de sahipti. Hacı annemizin nüfus kütüğünde Hekimoğlu’nun ismi de resmi evraklarında mevcuttur.”

Hekimoğlu’nun son dönemlerinde Çiftlice Muhtarı’nın yaptığı ihbar üzerine kolluk kuvvetleri tarafından uzun süren çatışma sonunda öldürüldüğünün bilindiğini ifade eden Necat Subaşı, “İşin bilinmeyen noktası Çiftlice Muhtarı değil, amcasının oğlu ihbar etmiştir. Bunu sebebi de amcasının oğlu bir kıza aşık olur ve Hekimoğlu’ndan yardım talebinde bulunuyor. Hekimoğlu yaptığı araştırmada amcasının oğlunun sevdiği kızın nişanlı olduğunu öğreniyor. Bunun üzerine amcasının oğluna ‘Bizim meşrebimiz de böyle bir şey yok. Bizim ahlakımızda böyle bir şey yok. Kesinlikle müsaade vermem’ diyor. Amcasının oğlu da bunu gururuna yediremiyor ve en büyük ihbarcı da amcasının oğlu oluyor. Bu da bizim için üzücü tarafı. Hekimoğlu’nun böyle gitmesi ayrı bir üzüntü. Af talebinde bulundu. Devlet onu afetse veya cezaevine koysa belki de daha uzun yaşayabilirdi, daha farklı anıları olabilirdi” şeklinde konuştu.

Hekimoğlu’nun “aynalı martin” tüfeğinin kendilerine kalan tek yadigarı olduğunu dile getiren Subaşı,

“Bir de Fatsa’nın meydanında öldürüldüğünde bir fotoğrafçının çektiği dedemizin yerde yatar şeklinde fotoğrafı var. O da 1960’lı yıllarda Amerika’dan Fatsa’ya gönderiliyor. Bir fotoğrafı, anıları ve birde aynalı martini kaldı” ifadelerini kullandı.


İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.