Karaman Söyleşilerinin bu ayki konusu Karaman, Şehir ve İmaret


Karaman, Şehir ve İmaret
İmaret Dergisi editör ve yayın kurulu üyeleri ile Karaman’ı, şehri ve bir şehir dergisi olan İmaret’i konuştuk.



2010 yılında 3 aylık periyotlarla yayın hayatına başlayan dergi birkaç Karaman aşığı/sevdalısı fedakar insanın gayretiyle5 yıldır yayımlanıyor. Dergi çıkarmanın ve bunun ötesinde uzun bir süre yayın hayatında kalmasının ne demek olduğunu ağaçtan düşenin halinden en iyi ağaçtan düşer anlar misali dergi çıkaranlar bilir. Bir dergi, kapağı açılacak seviyeye gelinceye kadar belli aşamalardan geçer. Dosya konusunun tespiti, hangi yazıyı kimin yazacağı, konu ile ilgili röportajın kimle yapılacağı, kimin yapacağı, fotoğrafların tespiti,arşivlenmesi, yeni fotoğrafların çekilmesi, alan araştırmaları ve yazılar geldi gelmedi, tamamlandı tamamlanmadı endişeleri. Bir sonraki sayının çıkartılıp çıkartılmayacağı konusunun tereddütlü halleri. Zaman zaman sinirler bozulur, sesler yükselir. Ancak sonunda dergi ete kemiğe bürünüp matbaadan çıkınca bunların hepsi geride kalır ve yeni bir çocuğu olmuş insanın yüreğinde oluşan kıpırtı ve yüzünde beliren tebessüm gibi yeni bir mevsime adım atmış olurlar dergiyi çıkartanlar. İmaret dergisi Karaman’da birkaç güzel adamın emeği ve ürünü. Biz de bu güzel ürünü bu güzel adamlarla konuştuk. Umarım bu söyleşi derginin tanıtımına bir nebze katkı sağlar ve umarım uzun ömürlü bir dergi olur. Keyifli bir söyleşi oldu.Siz değerli okurlarında keyif alacağını düşünüyorum.



Cahit SUCİ: İmaret yayın hayatına nasıl başladı? 
Burhan YEMİŞ: İmaret yayın hayatına başlamadan çok önce düşünülmüş, büyük ölçüde tasarlanmış bir dergi. Zira derginin jeneriğindeki isimlerin büyük çoğunluğu Yusuf Yıldırım, Yunus Özdemir, Abdurrahman Kurt, Ahmet Aydoğdu dergi çıkmadan, hatta bir dergi çıkarma fikri bile oluşmamışken, Karaman’daki mezar taşlarını ve kitabeleri okuyarak, arşivleyen bir ekip ve bu ekibin tamamı öğretmenlerden oluşuyor. Bir dergi çıkarma fikri oluştuğunda ise Dr. Kâmil Uğurlu Karaman’a belediye başkanı oldu. İmaret bu anlamda çok şanslı bir dergi; çünkü yapılan ilk teklifte başkan tarafından kabul gördü ve desteklendi. Bugün de aynı şekilde Belediye Başkanı Ertuğrul Çalışkan tarafından da kabul gördü ve yoluna devam ediyor. 
Şeref ACAR: Tabii, bu sürecin dışında İmaret’in keyifli bir çıkış serüveni de var. Dergi çıkarmaya başlamadan önce haftada bir akşam oturup toplanıyorduk.  Bazen gece yarılarına kadar tartıştığımız oluyordu. Dönüp baktığımız zaman o günlerin, o niyetin, o gülüşmelerin, o tartışmaların İmaret’in yaşamasında büyük etkisi var diye düşünüyorum. 
Yakup ÖZKARAALP: Bir annenin doğacak çocuğunu beklemesi gibi bir şeydi bence İmaret. Gerçekten böyle bir şeydi. Hepimiz öylesine sancılıydık ve hepimiz öylesine heyecanlıydık.  


Cahit SUCİ:
Derginin ismi nasıl ortaya çıktı? Niçin İmaret?
Şeref ACAR: Bu da Yakup’un  yukarıda belirttiği gibi heyecanlı bir süreçti. Bir anne babanın doğacak çocuğuna isim araması gibi bir şeydi. Onlarca isim konuştuk. Bir gün okul çıkışı Koyunlu Park’ta arkadaşlarla çay içiyorduk, o sırada arkadaşlar mezar taşlarını ve kitabeleri okuyorlardı. Konu  İmaret Camii’nden ve kitabesinden açıldı. O zaman Yunus Hoca derginin adı İmaret olsun dedi. Kimse itiraz etmedi; çünkü gerçekten hepimizin içine sinmişti. Slogan olarak da yine İmaret’in kapısındaki cümleyi seçtik. Bu cümle ilk başta “girene kapımız açık, yiyene lokmamız helâl” şeklindeydi. Sonra önceki Belediye Başkanımız Kâmil Bey bir yazısında bu cümleyi “kapımız açıktır girene; lokmamız helâldir yiyene” şeklinde kullandı. Bu daha şiirsel olduğu için biz de bu şekilde kullanmaya başladık. Derginin tasarımını da zaten Burhan kendisi yapıyor.  İmaret’in “A”sındaki leyleği de o akıl etti. 
Burhan YEMİŞ: Bir de bu cümle Karaman’ın kimliği açısından önemli. Yunus Emre Camii’nde de benzer bir ifade yer alıyor.  Yani Karaman kurumsal kimliğini bu cümle üzerinden kurabilir. Yıllarca o kapıda bekleyen bir cümle, dergimizle birlikte yeniden şehrin gündemine girdi. Dikkat ederseniz çoğu kimse o kapının estetik değerinden bahsediyor. Hatta biliyorsunuz o kapının orjinali İstanbul’da. İşte kapı getirilsin mi getirilmesin mi tartışması oluyor zaman zaman… Ama bence  o kapıyı değerli kılan en önemli şey bu cümle… Kimi zaman anlamı estetiğin gerisine koyuyoruz.  Yani yazar yazının, mimar caminin önüne geçtiğinde iş değişir. Bu cümle bir ruha işaret ediyor:  kısa, öz, sade, samimi…  Bize düşen bu ruhu yeniden hatırlamak ve hatırlatmak diye düşünüyoruz. 




Cahit SUCİ: Yeri gelmişken dergiyi hazırlarken hangi kaygıları güdüyorsunuz?  İmaret hangi ihtiyaçları karşılıyor? 
Yakup ÖZKARAALP: Zor ve modern bir çağın çocuklarıyız.  Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki zaman zaman büyükler de çocuklar gibi davranıyor. Başlanılan işlere hevesle başlanıp, bıkkınlıkla bırakılıyor. Neredeyse kimse yerinden kıpırdamak bile istemiyor.  Her şey uzaktan kumandalı artık, hatta artık uzaktan kumanda kavramı bile değişti, bir çok alet sesli komutla çalışıyor.  Yerimizden kalkmadan yaşamak bir lüks haline geldi ya da getirildi. Oysa bir şehri yerinizden kalkmadan tanıyamazsınız, bir şehri yerinizden kalkmadan sevemezsiniz.  Yani kolay olan her şey doğru ya da güzel değildir. Ve bir şehirde yaşamanın, bir şehri sevmenin bir bedeli, bir emeği olmalı… 
Şeref ACAR: Mustafa Kutlu, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı adlı hikayesine şu cümlelerle başlar:  “Bir beldeyi, mahalleyi, sokağı, şehri tanımak mı istiyorsunuz; orayı mutlaka yaya dolaşmalısınız. Aman acele etmeyin. Yavaş! Yavaş! Bir binanın merdivenlerinde, bir ağaç gölgesinde, birkaç masasını kapı önüne atmış bir çayevinin tahta sandalyelerine oturup nefeslenin. Etrafınızı dikkatle ve defalarca gözden geçirin. Kaldırımlara, bahçe duvarlarına, duvarlardan sarkan leylak dallarına, gelip geçen arabalara, insanlara, sokakta oynayan çocuklara, çatılara, kuşlara bakın. Bulutları ihmal etmeyin. Gökyüzündeki her bulut dakikada bir biz ona bakalım diye şekil değiştirir.  Çoğunun elinde gezi kitapları, bir kitaba bir etrafa bakınırlar. Bunlar bu memleketin insanı olsa dahi birer yabancıdırlar. Ruhla falan işleri yoktur. Bazıları grup halinde dolaşır, bir rehber mekânla ilgili bilgiler verir, neredeyse hemen herkes fotoğraf çeker. Bunlar ceddimizin bize fısıldadığı sırlara vakıf olamazlar. O küçük mescide girip iki rekât namaz kılamazlar. Kâinatın kitabı ile mukaddes kitabımızın birbirini şerh eden mesajını kavrayamazlar. Dolayısıyla zamanı böler, dün-bugün-yarın diye konuşurlar. Sürekli saate bakarlar.”  İmaret’in kaygısını bu cümlelerle açıklayabiliriz. 
Burhan YEMİŞ: Evet burada gökyüzündeki bulutların sürekli değişmesi bence çok önemli; çünkü şehir de sürekli değişiyor ve bu değişimin herkes üzerinde farklı etkileri var ve herkesi  farklı reflekslere yöneltiyor. Kimi kendini bu değişime teslim ederken kimi de bu tahribattan doğan boşluğu sadece nostalji ile dolduruyor. İmaret uzun yıllar bir kültürün merkezi olmuş bir şehirde, Karaman’da,  şehir üzerine bir düşünce platformu oluşturabilme amacıyla yola çıktı. Amacımız yaşadığımız şehri geçmişi, bugünü ve yarınıyla bir bütün olarak ele alıp, şehrimizi daha iyi tanıyıp, anlayarak, daha nitelikli bir dille anlatabilmekti. Yani İmaret anlatma kaygısından ziyade bir “anlama” çabasıdır diyebiliriz. Başta Yakup’un söylediği gibi zor bir çağda yaşıyoruz. Herkes bir şeyler anlatmak istiyor; ama çoğumuz anlamanın derdinde değiliz. 

Yakup ÖZKARAALP: Bir de Nazan Bekiroğlu’nun bir yazısında Orhan Okay’ın bir cümlesini hatırlıyorum: “Bir şehri sevmenin şartı o şehre hizmettir.” 
Şeref ACAR:   Biz yazılarımızı masa başında yazmıyoruz. Öncesinde çıkıyoruz, dolaşıyoruz,  ziyaretlere gidiyoruz, çay içiyoruz, muhabbet ediyoruz… Biz anılarını anlatan insanların güldüklerine, ağladıklarına da şahit oluyoruz.  İmaret’in bir diğer kaygısı da bu bence… Biz herkesin bildiği, tanıdığı, herkesin ziyaret ettiği insanlarla görüşüp, onları yazmıyoruz sadece…   Yeri geliyor bir marangozu, yeri geliyor, bir at arabacısını, bir üçtekerlekçiyi, bir ayakkabıcıyı yazıyoruz. Onlar aslında şehirlerin görünmeyen kahramanları.  Şehri onlar olmadan bir düşünsenize… 


Cahit SUCİ:
Anadolu’da çıkan bir dergi olmasına rağmen, İmaret uzun soluklu bir dergi oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz? 
Burhan YEMİŞ: İmaret beşinci yılında… Üç aylık periyodla çıkan bir dergi; ama arada kaçırdığımız sayılar oldu.  İmaret’in uzun soluklu olmasında en önemli pay derginin jeneriğinde yer alan isimlerin İmaret’e bir iş gözüyle bakmaması.  Derginin yükünü çeken arkadaşların tamamı öğretmen ve arada kaçan sayılarda bunun etkisi oldu; çünkü ister istemez yetişemediğimiz, yorulduğumuz zamanlar oluyor. Bir de uzun soluklu olmasında belediye başkanlarımızın hem Kâmil Bey’in hem de Ertuğrul Bey’in tavrı etkili oldu; çünkü bir çok belediye yayınının aksine İmaret’in içeriğine, tasarımına müdahil olunmaması. Yani İmaret bürokrasiye boğulmadı, bu anlamda kendilerine teşekkür ediyoruz. 
Cahit SUCİ: Dergi hakkında aldığınız geri dönüşler neler peki?  
Burhan YEMİŞ: Bu iyi bir şey midir bilmiyorum ama aldığımız geri dönüşler içinde çok az olumsuz eleştiri var. İlk sayımızı çıkardığımızda bürokrasiden, siyasetten, akademiden çok olumlu dönüşler oldu. Ama şunu özellikle anlatmak istiyorum. Aldığımız bu geri dönüşler içinde, bizim için bir dönüm noktası olan Mustafa Kutlu’nun dergimize gönderdiği e-posta oldu. Hâlâ o e-postayı saklıyorum.  Daha sonraki süreçte Yeni Şafak’taki köşesinde “Bir Sanatçı, Bir Dergi” başlıklı yazısında İmaret’e yer verdi. Bu, deyim yerindeyse, bizim ayaklarımızı yerden kesti. Bir ustanın, bir abinin, derdi olan bir adamın takdiri bizim için çok önemliydi. Bunun dışında TRT 1 Derkenar, Aklı Selim gibi programlarında dergimize yer verildi. Yine bir çok ulusal gazetede dergimizle ilgili tanıtım yazıları çıktı. Şunu da özellikle belirtmek istiyorum: Bu haberleri biz kendimiz oluşturmadık. Sipariş değil yani. Belli bir süre devam edebildiğimiz Şehir Üzerine Söyleşiler adlı programlarımıza katılan Rasim Özdenören, D.Mehmet Doğan, Beşir Ayvazoğlu, Prof.Dr. Köksal  Alver, Yusuf Kaplan, Abdullah Harmancı,  Ahmet Murat, Mehmet Harmancı,  Mustafa Özçelik, Ali Çolak gibi birçok isim tarafından da takdir edilmek bizi hem sevindirdi hem de umutlandırdı.  Yine Türkiye Yazarlar Birliği’nin düzenlediği Şehir Kongresi gibi etkinliklere dergimizin davet edilmesi de ayrı bir sevinçti. Bir de Karaman halkından aldığımız dönüşler var, çok olmasa da dergimize halktan birilerinin sahip çıkması yaptığımız işi anlamlandıran bir şey…  
Yakup ÖZKARAALP: Meselâ dergimizi sürekli takip edenler var. Derginin çıkmadığını ya da çıkamadığını ilk onlar fark ediyor. Bunların kimisi sanayide kalfa kimisi emekli bir ihtiyar… Ama bekliyorlar. Birileri tarafından sahiplenilmek, sevilmek güzel bir duygu… Bunun için ne kadar şükretsek az.  
Şeref ACAR: Aslında şöyle özetleyebiliriz. Biz neyi kimi görürsek görelim, bizi kim görürse görsün biliyoruz ki gördüğümüzü de görüldüğümüzü de Bir Gören var…


Cahit SUCİ: Çoğu dergide olduğu gibi basım yayın işlerini amatör ruhlu birkaç kişiden oluşan çekirdek kadronuzun mu sırtındadır? Yoksa profesyonel olarak tam bir iş bölümüne mi sahipsiniz?
Burhan YEMİŞ: Dergimizi profesyonel bir iş bölümüyle çıkarttığımızı söyleyemeyiz. Yükün büyük çoğunluğu birkaç kişinin sırtında. Bu bir eksiklik; ama bunu bir dert yakınmaya taşıyıp da sorun etmiyoruz. Zaman zaman tartışıyoruz; ama güzel olan tarafı birbirimize küsmüyoruz. 
Şeref ACAR: Burası önemli  ama. Yani o tartışmalarımızı dışarıdan gören biri kesin küstüğümüzü, birbirimize gireceğimizi filan düşünür. Ama biz tartışıyoruz, birbirimize hakaret etmiyoruz. Bence ikisi farklı şeyler. 

Cahit SUCİ: Yeri gelmişken dergiyi çıkartırken karşılaştığınız güçlükler nelerdir? 
Yakup ÖZKARAALP: Kültürel ve sanatsal faaliyetlerin güncel, piyasa değerlerine göre değerlendirildiği bir zamanda ve zengin bir kültürel birikime sahip olmasına rağmen, kültürel ve sanatsal faaliyetlerin son derece az olduğu taşrada bir dergi çıkarmak elbette ki zor bir iş. İmaret’in maddî anlamda ciddi sıkıntıları olmadı.  Zaten Karaman Belediyesi’nin dergisi…  Dergiyi çıkartırken karşılaştığımız en ciddi güçlük kaygılarımızla, çıkardığımız derginin arasındaki mesafe. Biz şehrin bugününe ve geleceğine dair de bir şeyler söyleyebilmek kaygısıyla yola çıktık; ama çoğu sayımızda nostaljiye hapsolduk. 
Burhan YEMİŞ: Taşrada çıkan bir dergi olduğumuz için usta isimlere yeterince yer veremediğimizi düşünüyoruz. Bunun dışında taşrada dergi çıkarmanın getirdiği güçlükler var. Örneğin Şehir ve Suç diye bir sayı düşündük; ama çıkartmaya cesaret edemedik. Çünkü Karaman 140 bin nüfuslu bir şehir ve herkesin herkesi az çok tanıdığı bir şehir. Her şeyi yazamıyorsunuz. Her fotoğrafa yer veremiyorsunuz. Aslında bunu da önemsiyoruz. Kimseyi kırmak, kimsenin hakkına girmek de istemiyoruz. Bir de dinimizde günahı ifşa etmek yanlış bir şey…  Ama bunun yanında belli konuların da ele alınması gerekiyor. İşte bu bir güçlük… Kimseyi kırmadan, kimsenin hakkına girmeden bir üslûp yakalamak… 
Şeref ACAR: İmaret’in ilk sayılardaki en ciddi sıkıntılarından biri de fotoğraf sıkıntısıydı. Ama daha sonraki süreçte Mustafa Doğan dergimize dahil oldu. Dergimize fotoğraf veren herkesten Allah  razı olsun; çünkü ilk iki üç sayıdan sonra gerçekten kaliteli ve sanatsal fotoğraflar yayınladık. Bu derginin görselliğini besleyen bir şey, önemli yani… 


Cahit SUCİ:
Kapak konusunu nasıl belirliyor, nasıl derliyorsunuz? Kısaca bir sayının çıkış öyküsü nedir? 
Yakup ÖZKARAALP: Kapak konumuzu yaptığımız toplantılarda belirliyoruz. Dosyanın içeriğinin nasıl olabileceğini, nasıl olması gerektiğini tartışıyor; içeriği doldurup dolduramayacağımıza göre bir karar veriyoruz.  Dergimizin bir sayısının çıkış öyküsüne gelince yukarıda da belirttiğimiz gibi derginin yükü daha çok birkaç kişinin sırtında. Ama biz kesintiye uğrasa da belli aralıklarla toplantılar yapmaya devam ediyoruz. Bu toplantılarda iş bölümü yapıyoruz. Dosyada işlenecek başlıkları, ulaşılabilecek isimleri belirliyoruz. Bu iş bölümü ve ulaşılacak isimler genellikle havada kalıyor; ama bir şekilde Allah yeni kapılar açıyor, belirlediğimiz isimlerin dışında yeni isimler katılıyor dosyaya. 
Burhan YEMİŞ: Burada özellikle  iki ismi zikretmek gerekiyor. Ankara’da Mehmet Kurtoğlu ve Konya’dan  Prof.Dr. Köksal Alver’i!  Kendileriyle yazılarını yayınladıktan sonra tanıştık; ama onlar her sayıda bizleri umutlandırdılar. Allah’ın lütfu. Ne zaman bitti diyecek olsak, bir şekilde onlarla karşılaştık ve onlar devam etmemiz gerektiğine inandırdılar bizi.  Allah kendilerinden razı olsun. Bu konuda haklarını ödeyemeyiz. Bir de İmaret’te yazıların yüzde %60’ının Karaman’a, %40’ının ise genel olarak şehir kavramı üzerine olmasına özen gösteriyoruz.  
Şeref ACAR: Her dergimizde şehrin hafızası durumundaki insanlara da yer vermeye çalışıyoruz. Örneğin Talat Duru bu şehre yıllarını vermiş biri. Bir Ahmet Mısırlıoğlu aynı şekilde… Bu insanlar akademisyen değil, bir paye taşımıyorlar; ama bu şehri kendilerine dert edinmişler…  Onların bildikleri Karaman’ın istikbali açısından önemli… Özellikle bu tip yerel yazılara mutlaka yer veriyoruz. 


Cahit SUCİ: Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi’ndeki hocalardan ve genelde üniversite hocalarından  destek görüyor musunuz?
Burhan YEMİŞ: Yani umduğumuz kadar olmasa da evet…  Örneğin Edebiyat Fakültesi’nin önceki dekanları Prof. Dr.Turan Karataş’ın, Prof.Dr. Alaaddin Karaca’dan ve Prof. Dr. Aliye Çınar’dan yazı aldık. Yine az önce belirttiğim gibi Prof. Dr. Köksal  Alver  gibi, Yrd.Doç.Dr. İdris Nebi Uysal, Yrd. Doç.Dr.Alaaddin Uca gibi bir çok sayımıza yazı veren isimler de var.  Tabii bunun yanında defalarca aramamıza rağmen, “sonraki sayıda gelin” demesine rağmen 15 sayıdır bir yazı alamadığımız, ama “gelin” dediği için her sayıda kapısını çaldığımız, aradağımız isimler de oldu. 
Şeref ACAR: Burada bizim asıl derdimiz ya da beklentimiz derginin sahiplenilmesi. Sadece yazı alma meselesi değil yani. Biz üniversiteden, liseden öğrencilerin de yazmasını istiyoruz. Bunu başaramadık meselâ. Vasfettin Yağız vardı üniversite, edebiyatta öğrenciydi. Şimdi mezun oldu. Yani biz alttan bir kadronun yetişmesini, onların bu işi sahiplenmesini, devam ettirmesini de umuyoruz. 

Cahit SUCİ: Öğrenci demişken, hem yazan çizen birileri olarak hem de bir öğretmen bu tip kültürel ve sanatsal faaliyetlerin eğitimle ilişkisine dair neler söylemek istersiniz? 
Burhan YEMİŞ: Toplumun yaşam biçimi olan kültür ile eğitim arasındaki ilişkiyi değerlendirirken, her şeyden önce kültürün, eğitime göre bağımsız bir yapı olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor.  Toplumda kendine bir yer edinmek isteyen, topluma üye olmak isteyen her insan belli nitelikleri taşımak zorunda. Bu nitelikleri ne sadece ailede kazanabilirsiniz ne tek başınıza ne de  sadece devletin eğitim kurumlarında kazanabilirsiniz. Her şeyden önce bu bütünü görmezden gelemezseniz…  Eğer insanlara bir kimlik,  bir kişilik kazandırmak istiyorsanız,  bizi biz yapan değerlere ve birikime dair bir farkındalık oluşturmanız gerekiyor. İmaret’i ya da diğer kültürel, sanatsal faaliyetler bu anlamda sadece bir davet kabul edilebilir. Yani biz şu sokakta, şu çeşme, şu cami var; şurada şu insan yaşamış ya da yaşıyor diyebiliriz; ama asıl önemli olan, Şeref Hoca’nın Mustafa Kutlu’dan aktardığı gibi, insanların o sokağa gitmesi, o mescidde iki rekât namaz kılması, o çeşmeden bir tas su içmesi, o insanlarla selâmlaşıp, hal hatır sormasıdır.  Biz bilgiyi, kimliği, kişiliği önemseyen, önceleyen bir medeniyetin varisleriyiz. Uygur Türklerinin son zamanlarına ait bir şiir vardır: “Bilgili insan beline / Taş kuşansa kaş olur / Bilgisizin yanına / Altın konsa taş olur.” Bilgi önemli ama Hz.Yûnus’un dediği gibi insan kendini ve haddini de bilmeli… Bunun için de bilgiyi de kültürü de kendi değerlerimizin süzgecinden geçirmek gerekiyor.  Burada da eğitim önemli ve öncelikli bir etkinlik oluyor işte. Yani kültürel değerleri eğitim süzgecinden geçirip ayıkladığınız gibi, eğitimi de kültürün süzgecinden geçirip ayıklamak gerekiyor.  Aksi halde ya içimize kapanıp, tekrarlara düşeriz  ya da yılların birikimini olan imanı ve ümidi tüketiriz. 
Yakup ÖZKARAALP: Rahmetli Nurettin Topçu hayatta esas olanın hadise yaşamak, mektepte ise esas olanın tanıtmak olduğunu vurguluyor.  Su buharı yoğunlaştığı yerde nasıl yağmur haline geliyorsa; şuurun enerjisi, biriktiği olaylar üzerinde nasıl dikkati doğuruyorsa, hayatın dalgalar halindeki akışının dar ve derin bir boğazda birleşerek bütüne hâs olan şekli ve hüviyetini kazandığı yerde de mektep meydana gelir diyor. Yani diyor ki hayatın çokluğuna karşın mektepte birlik vardır, hayatın kendi kendisinin dışında oluşuna karşılık mektebin vasfı kendi kendine kavuşmaktır. 
Şeref ACAR: Kesinlikle. Burada Kur’an’ın “kitap yüklü eşekler” benzetmesini unutmamalıyız. Öğrendiğimiz bilgi kalbimize de dokunmalı. Sadece hafızamızda kalıyorsa o bilgi bir yükten öteye geçemez. Öğrencilerin kültürel, sanatsal faaliyetlere katılması bu açıdan çok önemli bence… Yani söylemek istediğim aslında öğrenciyi bir konferansa götürmek, bir tiyatroya götürmek değil sadece… Öğrenci kendisi de konuşmalı, kendisi de yazmalı, kendisi de oynamalı… Sadece göze, kulağa değil; kalbe de hitap etmek gerekiyor. Bunun için de bence önce neyi bilip, neyi bilmemek gerektiği üzerine kafa yormalıyız. Her kitap okunabilir, her sanatsal etkinlik sevilebilir değildir. 

Cahit SUCİ: Ülkemizdeki şehir dergiciliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Örnek aldığınız ya da örnek olduğunuz bir dergi var mıdır?
Burhan YEMİŞ: Ülkemizde şehir dergiciliği önemsenen ve öncelenen bir alan değil diye düşünüyoruz. Son dönemde şehir dergilerinde bir artış var; ama sayı artmasına rağmen İmaret’te olduğu gibi birçok derginin nostaljiye hapsolduğunu ve en önemlisi Medine-medenî ilişkisine rağmen, böyle bir medeniyetin mensubu olmamıza rağmen bir şehir tasavvurumuzun olmadığını görüyoruz.  Yani şehir dergileri şehrin bugününe ve yarınına dair bir söylem geliştirmekte yetersiz kalıyor. Ve çoğu alanda olduğu gibi şehir dergiciliğinde de politik davranıldığını, sağlıklı ve nitelikli bir tartışma, eleştiri ortamının geliştirilemediğini düşünüyoruz.  Örnek aldığımız dergi, en azından şahsım adına, Toplumsal Tarih Vakfı’nın çıkardığı, şimdi kapanmış olan İstanbul dergisi… Özellikle ilk sayıları… Örnek olduğumuz bir dergi var mı? Bunu, varsa, bizi örnek alanların söylemesi daha doğru olur diye düşünüyoruz.


Cahit SUCİ:
 Son olarak imaret dergisi Cumhuriyetimizin kuruluş yıl dönümü olan 2023’te nasıl bir Karaman’da çıkmak ister? Nisan 2023’te çıkardığınızı düşündüğünüz İmaret’in dosya konusu sizce ne olmalı?
Burhan YEMİŞ: İşin doğrusu bana göre yaşanabilecek en güzel zamanlar geçmişte yaşanmıştır. Batı’da ütopyalar var. Thomas More’un, Hobbes’un, G.Orwell’in, Platon’un ütopyaları…  Elbette ki her ütopya aslında bir bugün eleştirisidir; ama ben en güzel zamanların gelecekte değil, geçmişte olduğunu düşünüyorum.  Zira biz en güzeli gelecekte değil geçmişte aramalıyız; çünkü en güzel zamanlar Hz.Peygamber (s.a.v.)’in yaşadığı dönemdir,  en güzel şehri O kurmuştur ve biz O’ndan sonraki tüm zamanlara “ahir” demişiz. 2023’te belki çok daha geniş yollarda gidip geleceğiz, belki çok daha akıllı ve geniş evlerde yaşayacağız, arabalarımız belki ışık hızına ulaşacak filan filan…  Bunlar insanın modernleşmesiyle ilgili şeyler ve işin gerçeği bence birinci planda düşünülmesi gereken şeyler değil. Ama ne olursa olsun ben 2023’te ya da daha sonrasında Hz.Peygamber’in Medinesini kendine örnek almış bir Karaman’da yaşamak isterdim.  
Şeref ACAR: Aslında ben böyle bir hayal kurmadım; ben bugünün farkında olmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani bir Müslüman için “ân” imkândır. 2023’te Karaman nasıl olur bilemiyorum; ama bildiğim şey 2023’te hayırla yâd edilebilmektir. Ve 2023’te Karaman kim olduğunu bilen bir şehir olsun isterim.  Çocukluk nasıl büyülü bir düş gibi hep içimizde kalıyorsa, Karaman da kendi doğumunu, kendi gençliğini, kendi geçmişini hep hatırlamalı ve hatırlatmalı diye düşünüyorum. 
Yakup ÖZKARAALP: Bir şehir tahayyülünün olması için üç nesil şehirde yaşayan bir aileye mensup olmak gerektiği söylenir. Bunun dışında şehir üzerine, sanat tarihi üzerine ihtisas yapmış olmak da eklenebilir; fakat ben ne üç nesildir şehirdeyim ne de şehir üzerine bir ihtisasım var. Ben babası henüz Taşkent’ten şehre yeni gelmiş biriyim. Aslına bakarsanız ben henüz köylüyüm.  Şehir tahayyülü her kişiye ve bölgeye göre farklı farklı olması gerektiğini düşünüyorum. Aslında ideal şehirlerin de bir tek formda değil bulunduğu bölgedeki coğrafi şartlara uygun malzemelerden üretilen, birbirinden oldukça farklı yapılardan oluşması gerektiğini düşünüyorum. Bir çöl şehri ile deniz kenarındaki bir şehri aynı ölçülerle ele alamazsınız, almamalısınız. Bu anlamda 2023’ün Karaman’ı dediğimizde, hatta daha da ileri götürüp 2100’ün Karaman’ı dikey değil yatay büyüyen, evlerin taştan, topraktan, bölgesine göre ağaçtan olduğu; herkesin birbirini tanıdığı,  herkesin toprakla her gün buluştuğu bir şehir olmasını hayal ederdim. 

Cahit SUCİ: Karaman, şehir ve imaret konusunu şehir dergiciliğini ve kısmen de olsa şehri konuştuk. Şehir demişken şunu ifade etmek isterim.Takdir edersiniz ki şehirlerin de bir ruhu, kimliği ve şahsiyeti vardır. O şehrin insanları yaşadıkları şehre bir kimlik kazandırırlar ve döner o şehir de içinde yaşayanlara bir kimlik belirler. Yani biri birini doğurur tabir yerindeyse. İnsan şehri inşa eder, şehir de insanı. Özellikle son dönemde çıkan şehir dergileri şehir tasavvurumuzu yeterince yansıta biliyorlar mı bilemiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim şehir dergileri şehrin hafızasına önemli şeyler katıyorlar. Şehrin kimliğine, şahsiyetine dair bir bilinç oluşturuyorlar muhakkak  ki.
İmaret dergisi editörü ve yayın kuruluna bu güzel dergiyi Karaman’a kazandırdıkları için teşekkür ediyorum. Üç güzel adamla birlikte olmak ve bu söyleşiyi gerçekleştirmekten zevk duyduğumu belirtmek istiyorum. Bahtları açık olsun.