Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi Tanıtım Toplantısı (2)

Başbakan Ahmet Davutoğlu, akademisyenlerin özlük haklarının iyileştirilmesine ilişkin, “Yaptığımız düzenleme aslında bu farkı gidererek, hayata atılma düşüncesindeki genç mezunlara, ’Akademisyenlik size asgari hayat şartlarını sağlar’...

Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi Tanıtım Toplantısı (2)

banner390
Başbakan Ahmet Davutoğlu, akademisyenlerin özlük haklarının iyileştirilmesine ilişkin, “Yaptığımız düzenleme aslında bu farkı gidererek, hayata atılma düşüncesindeki genç mezunlara, ’Akademisyenlik size asgari hayat şartlarını sağlar’ güvencesini vermek. Bunu vermezsek, bütün bu açtığımız üniversiteler mekan olarak bulunur ama öğretim kalitesi itibarıyla gelişmez. Onun için bunu yaptık. Bunu, herhangi bir meslek grubunu diğerine tercih ettiğimiz için değil, hakkaniyet gereği olarak yaptık” dedi.

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Yükseköğretim Akademik Arşiv Projesi’nin tanıtım toplantısına katıldı. Törende konuşan Davutoğlu, genetik ile felsefe arasında bazı öğrencilere çift anadal ya da üst ihtisasta sentetik bir araştırma merkezi kurulmasını tavsiye edebileceğini belirterek, "Genetik salt bir tıbbi alan olmaktan çıkıyor, yepyeni felsefi sorunları, hatta hukuki sorunları beraberinde getiren bir alana dönüşüyor. Eğer biz bilgiyi entegre şekilde göremeyip ayırırız ve deriz ki genetik tıp alanıdır. Benim hiç kabul etmediğim milli eğitimde ’fenci’ ve ’sosyalci’ diye bir ayrım vardır ya. Biraz devrimci ve radikal gelebilir size, sosyal bilimlerde okuyan birinin matematik bilmemesi faciadır. Matematik bilmeyen kategori kuramaz, mantık kuramaz. Sosyal bilim ise ta Aristo’dan beri temelde kategoriler üzerine oturur. Şimdi bazen zihinlerimizi o kadar parçalıyoruz ki, öğrenci zihnini açacak şeyleri görmüyor, ’bu benim alanıma girmiyor’ diyor. ’Matematik okumasam da olur’ diyor. Matematiksel zihnin gelişmediği yerde hiçbir şey gelişmez. Şimdi bunun gibi üniversitelerde alanları o kadar bölüyoruz ki bazen, birbirinden bağımsız gibi görünen alanların arasındaki derin irtibatı fark edemediğimiz zaman özgün öğretim olmuyor. Bu genetik ile felsefe arasındaki bağlantıyı görmek açısından önemli” dedi.

“BANA EN AZ HAZ VEREN MAKALELER AÇIK SÖYLEYEYİM”

İnsandan insana aktarılan bilginin yerini teknoloji rehberinden aktarılan ve çok yoğun bombardıman şeklindeki bilginin aldığını vurgulayan Davutoğlu, şunları söyledi:

"Bana en az haz veren makaleler açık söyleyeyim, özgün kişilik hakkı yapmadan düğmeye basarak ulaşılmış, kes yapıştır yöntemiyle bir yere yapıştırılarak şu şunu dedi, bu bunu dedi, o da onu dedi. Peki kardeşim sen ne diyorsun? O yok. Çünkü bu da ayrı bir şey. Araçsallaştırılmış bilgi kadar tehlikeli bilgi yoktur. Bilgi araç haline geldiği zaman, enstrüman haline geldiğinde, içselleştirilmediğinde onunla ilgili sorulan her soru başka bir şey doğuruyor.”

Yer aldığı bir jüride "makale nasıl yazılır" konusunda iki üç kere sınava girmiş ve değişik gerekçelerle jüriden onay alamamış bir öğrenciye yaşanan bir olayla ilgili makale yazması gerektiğinde bunu nasıl kurgulayacağını sorduğunu belirten Davutoğlu, öğrencinin kendisine doyurucu bir cevap veremediğini, aynı öğrenciye ilk ve son okuduğu romanı sorduğunu, bunun üzerine ise yine cevap alamadığını anlattı. Davutoğlu, bilgiyi bir vida gibi gördüğünü tahayyül edemeyen birinin öğretim üyesi ya da ilim adamı olamayacağını ifade ederek, teknolojinin genç nesiller için bilgiye ulaşmada imkan olmasının yanında bir tehlikeye de sahip olduğunu ifade etti.

“ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMDE BİLELİM Kİ İNSANOĞLUNUN DÖRDÜNCÜ BÜYÜK BİLGİ HARMANLANMASI YAŞANIYOR”

Üniversite eğitiminin hocaya ve talebe esasına dayandığını belirten Davutoğlu, bilginin ahlaki içeriğinin insani ilişkilerin kattığı şeyler olduğunu kaydetti. Davutoğlu, konuşmasına şöyle devam etti:

"Rahatlıkla ulaştığınız bir bilgi bir anda sizin olabiliyor. Eskiden bir bilim adamının aylarca yolculuk yaparak ya da gurbetle ulaştığı şeye şimdi siz hemen ulaşıyorsunuz ve bir anda ekranda görülen bilgi sizin oluyor. O bilgi senin değil, daha değil. Bir müddet sonra bilginin üzerine bir şey koyarsan o bilgi senin olur. Çabukluk, hemen ulaşma arzusu ahlaki bir problemi de beraberinde getiriyor. Bizim o araçları kullanırken fikri özgürlüklere saygı, düşünce özgürlüğüne saygı, bütün bunları yeni nesle öğretmenin sıkıntılarıyla da karşı karşıya kalıyoruz. Ama bir taraftan da olağanüstü bir imkan.”

Davutoğlu, bilgilerin pratik alana yansıdığında küresel toplumun değişik veçhelerine cevap verecek nitelikler kazanması gerektiğini kaydederek, cep telefonunun diplomasinin mahiyetini değiştirdiğine ifade etti. Uluslararası ilişkiler çalışan öğrencilerin yeni küresel araçlarla yetiştirilmesinin önemini anlatan Davutoğlu, "Önümüzdeki dönemde bilelim ki insanoğlunun dördüncü büyük bilgi harmanlanması yaşanıyor. Üniversitelerimizin, bunun getirdiği imkanları kullanırken bir taraftan da onun getirdiği risklere karşı özgün düşünceyi üretebilmek, insani bilgiyi koruyabilmek, ahlaki duruşu sürdürebilmek için yeni donanımlara ihtiyacı var" dedi.

Türkiye’nin hem kadim harmanlamanın olduğu coğrafyada yer alması hem de modernitenin her safhasını yaşadığına değinen Davutoğlu, bu zemin üzerinde üniversitelerde öğrenci ve öğretim üyelerine yeni perspektifler getirilmesi gerektiğini ve bu kapsamda zihni ve mesleki formasyonun önemli olduğunu söyleyerek, "Bu ikisini ayırmayıp ya da karıştırıp ya da üniversiteleri sadece istihdam için adam yetiştiren yerler halinde gördüğümüzde üniversitelere ihanet ederiz" diye konuştu.

“NİHAYETTE BİLGİ HİYERARŞİSİ BİZDE BİRAZ SARSILDI, BUNU TEKRAR İNŞA ETMEK LAZIM”

Davutoğlu, zihni formasyonun temelinde sorgulayıcı, gerektiğinde eleştirel ama aynı zamanda haddini bilen bir formasyon bilinci olduğunu ve bilgi ve sosyal hiyerarşi bilincinin de önemini dile getirerek, "Nihayette bilgi hiyerarşisi bizde biraz sarsıldı, bunu tekrar inşa etmek lazım" ifadesini kullandı.

Doktora öğrencilerine ilk önce doktoranın anlamını sorduğunu ve çoğu öğrencinin de bunun ne olduğunu bilmediğine değinen Davutoğlu, bunu kalfa-usta-üstat ilişkisi olarak tanımlayarak, "Önlisans çıraktır, lisans kalfadır, master ustadır, doktora üstattır" dedi.

“TÜRK ÜNİVERSİTELERİNİN ÜZERİNDE BİR BORÇTUR BUNU YAPMAK, YÜRÜYEN BİR TÜRK AYDINI YETİŞTİRMEK”

Davutoğlu, bir öğretim üyesinin evrensel birikimi alıp kültürel formasyon edinmemişse yabancılaşacağını, kendi kültürel formasyonunu alıp evrenselden uzak kalırsa yerelleşip sloganlaşacağını bildirerek, "Burada öğrencilerimize zihni formasyonlarını artırırken, geliştirirken bir taraftan ona özgür düşünce ve eleştirel bakışla birlikte özgür düşünce yeteneği kazandıracağız, diğer taraftan bu zihni formasyonun iki ana yönüne dikkat edeceğiz. Bütün insanlık tarihinin evrensel birikimine vakıf, tek başına Latin Amerika’ya gittiğinde Meksika kültürü, bir Yunan üniversitesine gittiğinde Yunan felsefesi konusunda veya Erasmus programlarıyla başka bir yere gittiğinde o insanlık birikiminin hepsini içselleştirerek bakması lazım hiçbirini dışlamadan. Ne kadim dışlanır ne modernite. Ne Avrupa dışlanır ne Asya. İnsanlık birikimi içinde kim neyi üretmişse hepsi bizim malımızdır. Böyle bakacak ve evrensel anlamda bir aydın niteliği kazandıracağız. Ama bunun yanında zihni formasyonun bir özelliği var ki Türk üniversitelerinin üzerinde bir borçtur bunu yapmak, yürüyen bir Türk aydını yetiştirmek" şeklinde konuştu.

“O ANDA, BİR ÇOCUĞUNUZLA BULUŞMUŞ GİBİ HİSSEDERSİNİZ”

Üç ilişkinin varoluşsal olduğunu ve aracı kabul etmeyeceğini söyleyen Davutoğlu, bunları "ebeveyn-çocuk", "hasta-doktor" ve "hoca-talebe" ilişkileri olarak sıraladı. Hoca olarak yıllarca görmediği öğrencileriyle karşılaştığında dahi "kızının, oğlunun kokusunu hissettiğini" ve gittiği ülkelerde öğrencilerinin birçoğuyla ilişkisinin devam ettiğini, bunun hocalığın güzel tarafı olduğunu kaydeden Davutoğlu, "O anda, bir çocuğunuzla buluşmuş gibi hissedersiniz. Dünyada bundan daha fazla lezzet veren, bundan daha fazla insana ulvi nitelik kazandıran bir başka husus yoktur" ifadelerini kullandı.

2002’den bugüne kadar öğrenci sayısının 1 buçuk milyondan 5 buçuk milyona, üniversite sayısının 73’ten 184’e çıktığını bildiren Davutoğlu, bunun muhteşem bir alansal ve niceliksel gelişme olduğunu ifade etti. Davutoğlu, "Ama öğretim üyesi, ah o öğretim üyesi. Yani hoca, aynı muhteva ve sayısal, niceliksel ve niteliksel hıza ulaşıyor mu? Ulaşmadığı zaman ciddi bir yanılsamayla iç içeyiz" diye konuştu.

“BUNU HERHANGİ BİR MESLEK GRUBUNU DİĞERİNE TERCİH ETTİĞİMİZ İÇİN DEĞİL, HAKKANİYET GEREĞİ OLARAK YAPTIK”

Öğretim üyelerinin özlük haklarını, akademik şartlarının iyileştirilerek diğer muadillerle eşit noktaya getirdiklerini belirten Davutoğlu, kendisine, "Siz akademisyen olduğunuz için akademisyenlere destek veriyorsunuz. Bize de verin" denildiğini, akademisyen olarak öğretim üyeleriyle birçok şeyi paylaştığını ama Başbakan olarak hiçbir meslek grubu arasında ayrım yapmadığını ifade etti. Mesleğe başlayan araştırma görevlileri ile genç diplomatlar ya da kamudaki uzman yardımcılarının maaşları arasında ciddi fark olduğunu anlatan Davutoğlu, "O zaman ne oluyor? Öğretim üyeliği teşvik edilmemiş oluyor. Negatif teşvik oluyor. Şunu hepimiz yaşadık, ben Boğaziçi Üniversitesi’ni çift anadalla bitirdikten sonra uzun süre yurt dışında da değişik şeyler yapabilmek için araştırma görevlisi olmaya da niyetlenmedim. Fakat ne kadar zorluk çektiğimizi hepimiz biliriz o yıllarda. Elinizde iyi bir diploma var. Herhangi bir diploma, fark etmez. İlla iyi olması anlamında söylemiyorum. İş dünyasında iyi bir maaşla iş bulabileceksiniz, evlenmeniz de lazım, belki o sırada bir gönül ilişkiniz de var, önce oraya gitmeye başlıyor iyi zihinler. Gitsinler, iş dünyasında da iyi zihinlere ihtiyaç var. Sonra kamu bürokrasisinin diğer alanlarına gidiyor. Eğer büyük bir aşkla çileye hazır değilse, üniversiteye gelmiyor. Çünkü bir sürü şeyi ertelemesi gerekiyor, onu bitirene kadar. Yaptığımız düzenleme aslında bu farkı gidererek, hayata atılma düşüncesindeki genç mezunlara, ’Akademisyenlik size asgari hayat şartlarını sağlar’ güvencesini vermek. Bunu vermezsek, bütün bu açtığımız üniversiteler mekan olarak bulunur ama öğretim kalitesi itibarıyla gelişmez. Onun için bunu yaptık. Bunu, herhangi bir meslek grubunu diğerine tercih ettiğimiz için değil, hakkaniyet gereği olarak yaptık. Ama şimdi üniversitelerimize düşen görev de genç mezunlarımıza akademik hayata girerken düşen görev de bu öğrencilerimizin, kardeşlerimizin, genç neslin, gençlerimizin iyi akademisyenler olarak yetişmesini sağlamaktır” şeklinde konuştu.

Öğretim üyelerinin akademik eğitim ile akademik araştırma arasındaki dengeyi muhafaza etmeleri gerektiğini, bazı öğretim üyelerinin zamanla eğitim makineleri haline dönüştüğünü gördüğünü anlatan Davutoğlu, "Yani, okuyor, mezun oluyor, doktorayı yapıyor, ondan sonra aynı dersi yıllarca vererek, yüzlerce binlerce öğrenciye tekrar tekrar aynı konuyu anlatan bir öğretim üyesi haline dönüşüyor" ifadelerini kullandı.

Bazı hocaların aynı dersi birden çok şubeye anlatmayı tercih ettiğini, kendisinin ise akademisyenken bundan hoşlanmadığını, değişik dersleri anlatmayı heyecan verici bulduğunu kaydeden Davutoğlu, "Bunu, ’öbürü yanlıştır’ diye söylemiyorum, şunun için söylüyorum; eğitim esastır, ama araştırmayla kendini yenilemeyen bir eğitimci, bir müddet sonra makineleşir" dedi.

Artık 3-5 yılda neslin değiştiğini, bunun farkında olunması gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, "Ben serisini unutuyorum, ama IPhone 1 nesli ile IPhone 5 nesli farklılaşıyor. Ona intibak eden çocuklar da farklılaşıyor. Şu anda teknoloji kullanımı ve bilgi kullanımı itibarıyla nesil değişimi artık 30 yıl değil, 5 yıldır, 3 yıldır bazen. O zaman öğretim üyesinin de kendisini yenilemesi lazım" diye konuştu.

Doçentlik sınavı kalktığında muhalefet ettiğini söyleyen Davutoğlu, birçok öğretim üyesinin doktoradan sonra profesörlüğünün sonuna kadar tekrar ciddi eserinin dahi olmadığını ifade etti.

“ÜNİVERSİTELERİMİZ TEK TİPE, TEK DÜŞÜNCEYE, TEK EKOLE, TEK GRUBA AİT ÜNİVERSİTELER OLARAK GÖRÜLEMEZ”

Bir hocanın profesörlük noktasına geldiğinde kendi ekolünün olması gerektiğini, eskiden kimi kürsülere hocaların isimlerinin verildiğini anlatan Davutoğlu, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Öğretim üyeliğinin ya da ilim adamlığının emekliliği yoktur. Emekli olduğunda hayatı biter. Allah vermesin kimseye ama ya da hafızasını kaybettiğinde hayatı biter. Onun için öğretim üyelerimizin eğitim-araştırma dengesini gözetmeleri ve hayatın içinde olmaları önemli. Sınıfın içinde, hayatın içinde ve içinde bulundukları toplumun her derdiyle hemhal, uluslararası toplumun ve insanın her derdiyle ilişkili. Bu anlamda vurgulamak istediğim bir başka husus fikir özgürlüğü meselesi, düşünce özgürlüğü. Üniversitelerimiz tek tipe, tek düşünceye, tek ekole, tek gruba ait üniversiteler olarak görülemez. Bazen ıstırap duyuyorum, ’O üniversitemiz, şu gruba yakın’, ’Şu üniversite mi, bu düşünceye yakın’. Üniversite dediğiniz şey farklının olduğu yerdir. Eğer doktorayı bitirenler, ’Şu üniversitede bana yakın, benim anlayışıma, siyasi düşünceme, ideolojime, grubuma yakın birileri var. Oraya gideyim’ demişse, böyle bir düşünceyle öğretim üyeliğine başlıyorsa, bu ilmi tecessüsten yoksun demektir. Rahat etmek istiyor. Aksine, biz üniversitelerimizin her bir bölümünü insanları rahatsız eden yerler haline getirmek durumundayız. Öyle farklı fikirler olacak ki rahatsız olacak, uykusu kaçacak. Ertesi gün cevap yetiştirmek zorunda olduğu, tam karşıt görüşten biri olacak ki gece bir şey okusun. Zaten birbirini yakın tanıyan ve birbirinin adamı, ferdi gibi görülen bir üniversite üniversite değildir. Ben böyle bir üniversiteden haz almazdım, talebe olsaydım. Hoca olsaydım yeknesak bir sınıftan, bana hiç meydan okumayan bir sınıftan haz almazdım."

Yüksek lisansa başlayan öğrencilerine kendi makalesini vererek, eleştirmelerini istediğine değinen Davutoğlu, "Ama, haddini bilerek eleştirecek. Altına, altı tane daha kitap okuyarak beni eleştirirse o zaman ilim adamı demektir" ifadesini kullandı.

Hocalarına alternatif görüşleriyle şöhret olmuş kişiler bulunduğunu bildiren Davutoğlu, şunları söyledi:

"Mezhepler tarihinde bile Ebu Hanife ile İmam Yusuf arasındaki görüş ayrılıkları herkesçe bilinir. Dini alanda dahi. Eflatun ile Aristo’nun ilişkisine baktığımızda farklı ekollerin nasıl çıktığını görürsünüz. Dolayısıyla bizler, öğrencilerimizi aldığımızda bizi öğrenip, kendisi olacak öğrenciler, kendisi olacak öğretim üyeleri yetiştirmek için almalıyız, yönetmeliyiz, yürütmeliyiz. Türkiye’de bu anlamda çok acılar yaşandı. 27 Mayıs’ta 147’likler çıktı, değil mi?"

“BENİ KENDİ ÜNİVERSİTESİNE KABUL ETTİREMEDİ”

Davutoğlu, üniversitelerde ideolojilerin nesne olarak okutulabileceğini ama üniversitelerin ideolojileştirilemeyeceğinin ve bu yapıldığı andan itibaren bilgi birikiminin duracağının altını çizerek, "Fikir özgürlüğünü kendi aramızda kuramazsak, siyasetten bunu bekleyemeyiz. Ben kendim bunu yaşamış birisi olarak söylüyorum. Artık geçtiği için kimse alınmasın. Yurt dışında okurken üniversitede öğretim üyeliği yaparken, beni ’Aman başka yere gitme. Sana üniversitede ihtiyacım var diyen’ hocam, rektörüm, geldiğimde, ki o sırada yurt dışında başka bir üniversiteden teklif almıştım ve onun üniversitesinden daha iyi bir teklif almıştım, beni kendi üniversitesine kabul ettiremedi. Başka bir üniversite rektörüne gittiğimde de Allah rahmet eylesin, vefat etti bölüm başkanı, bana şunu söyledi; ’Siz çok değişik alanlarda yazılar yazmışsınız, ürünler vermişsiniz, biz ihtisasa önem veriyoruz.’ Öğretim üyesi arkadaşlar da oradaydı. Yani şunu demek istiyor, çok farklı yerlerde dolaşmışsın. Dedim ki, ’Hocam, madem bana meydan okudunuz, ben de size meydan okuyorum. Sizin, mesela siyaset teorisi hocanızı biliyorum. Benim makalemi alın, onun makalesiyle üçüncü bir hakeme gönderin. Balkanlar uzmanınızı biliyorum, benim makalemi alın, onun makalesiyle üçüncü bir hocaya gönderin. Ortadoğu uzmanınızı biliyorum, benim makalemle onun makalesini alın, gönderin. Kaç alan varsa gönderin, eğer bir tanesinden benim daha zayıf olduğum sonucu çıkarsa, ben özür dileyeceğim. Ama hepsinden eğer bu makale daha güçlü gelirse, sizin bir özür borcunuz olur’ dedim. Hala zihnimde kazınmış, hani maalesef bir anlayışı yansıtan sözü zihnimde kalmış, Allah rahmet eylesin, yine de vefat etmiş bir hocamız dedi ki, ’Ahmet Bey, uzun lafın kısası, biz burada bir ekibiz. Sizin bu ekibe uyum gösteremeyeceğinizi düşünüyoruz.’ İşte benim görmek istemediğim bölüm bu" diye konuştu.

“BEN BİR PROFESÖR OLARAK, EŞİMİN İHTİSAS İMTİHANINDA İÇERİDE HAKARET EDİLMESİN DİYE KAPISINDA BEKLEDİM”

Başbakan Davutoğlu, 28 Şubat’ta neler yaşandığını herkesin bildiğini ve en iyi yetişmiş öğrencilerin, kapının önünde başı örtülü diye nasıl bir psikolojik işkenceye tabi tutulduktan sonra sınava alındıklarını bildiğini kaydederek, "Ben bir profesör olarak, eşimin ihtisas imtihanında içeride hakaret edilmesin diye kapısında bekledim. Hakaret edilirse şey olur diye, ihtisas sınavını bitirme imtihanında. Ben de profesördüm o sırada. Bunların hepsini yaşadık. Artık bunları geride bırakmamız lazım. Hiç kimsenin tahkir edilmediği, dışlanmadığı, herkesin kendi fikrini, ideolojileştirmeden, dogmatik bir hale dönüştürmeden savunabildiği, üniversite amfilerini propaganda mekanı değil ama her türlü fikrin serbestçe tartışılabildiği mekanlar haline getirme sorumluluğuna sahiptir öğretim üyelerimiz. Gençlere bu ahlakı da verecek olan biziz" ifadelerini kullandı.

“BAZI ÜNİVERSİTELERİN NEREDEYSE SİYASİ ALANA KAPANDIĞI YERLER HALİNE GELMEMESİ LAZIM”

Üniversite açılışlarına giderken bazen kaygı yaşadıklarını, buna da üzüldüğünü belirten Davutoğlu, "Kimse şu kaygıyı hissetmemeli. Arkadaşlar sordular, ’gidin ama açılış dersi şeklinde yapın, katkınızı verin’. Orada bir grup provokatif gencin, öğrencimizin eyleminden çekinerek üniversiteler siyasilere kapanmamalı. Aksine, biz gitmeliyiz ve her görüşten öğrenci soru sorabilmeli. Bazı üniversitelerin neredeyse siyasi alana kapandığı yerler haline gelmemesi lazım. Bizler nihayet bu öğrenciler için bu siyaseti yapıyoruz. O öğrenciler daha güzel bir Türkiye, daha güzel bir dünyaya hazırlansınlar diye gecemizi gündüzümüze katmaya çalışıyoruz. Gönül ister ki bütün üniversite amfileri özgür düşüncenin, karşılıklı saygının mekanları haline gelir" şeklinde konuştu. Davutoğlu, üniversitelerin yapısal meseleleri bulunduğunun farkında olduklarını, yükseköğretim reformuna ihtiyaç duyulduğunu herkesin bildiğini kaydederek, "Bu işte yoğun tecrübe kazanmış sizlerin en iyi formülü üretip, siyasi otoriteye getirmeniz önemli. Bizim kanaatlerimiz olur. Ama ben bu kanaatlerimi Başbakan olarak değil, bir öğretim üyesi olarak ifade etmeyi daha doğru bulurum. Aranızda yapacağınız her çalışma bizim için takdire şayandır. Getireceğiniz her fikir mutlaka değerlendirmeye alınır. Ama bu yapısal değişimin özgürlük, çoğulculuk, zihni formasyon gerekliliği, ahlakilik, bütün bunları da içinde barındıran geniş bir perspektifle bakılmış, artık yeteri kadar tecrübemiz var. Tüm tecrübeler üzerine, dünyanın örnek göstereceği bir modeli birlikte oluşturalım. Bu modeli hep beraber birlikte oluşturalım. Mümkün olduğu kadar üniversitenin özgürlük alanını genişleten, fikir özgürlüğü bağlamında tahkim edilmiş yerler haline getirelim" ifadelerini kullandı.

Temel bilimlerde bir reform yapmadan AR-GE’nin gelişmeyeceğini belirten Davutoğlu, "Maalesef biraz pratik düşündüğümüzden bir an önce mühendislik ve tıp gibi uygulanabilir alanlara yöneldik. Ama altyapı temel bilimlerdir. Gerçek AR-GE çalışmaları ancak temel bilimlerin güçlü olduğu ülkelerde üniversitelerde yapılabilir" dedi.

Bundan sonra Türkiye’nin yegane kalkınma kapasitesinin insan olduğunu söyleyen Davutoğlu, "Ekonomik kalkınmayı hükümetten bekleyemezsiniz. Biz var olan insanla bunu yapacağız. Siz ne kadar kaliteli insan yetiştirirseniz, biz de o kadar iyi planlamayla o insan ekonomik kalkınma üretiriz" diye konuştu.

“ÜNİVERSİTELER BİR GÜÇ KULLANIM ALANI DEĞİLDİR”

Üniversitelerin kesinlikle bürokratik, mekanik yerler olmaması gerektiğini vurgulayan Davutoğlu, üniversitelerde ciddi bir bürokratikleşme olduğunu gördüğünü anlatarak şunları söyledi:

"Her yere bürokrasi girer, bir idari düzen olur ama üniversiteler kesinlikle bürokratikleşmemelidir. Seyyar ve hareketli olabilmelidir, zihnen, mekan olarak ve planlama olarak. Üniversiteler bir güç rekabetinin alanı haline gelmemeli. İki yerde kıyasıya, sayısal rekabeti gördüğümde ben üzülüyorum. Bir yargıda, iki üniversitede. Rektör seçimlerinde kendi aranızda seçim yapmanız en doğru olanıdır, bunun belli bir sistemi de Türkiye’de oturdu, tartışılabilir, konuşulabilir. Ama bu kıyasıya bir güç rekabeti haline dönüşmemeli. Yargıda da demokratik seçimi en geniş şekilde yaygınlaştıran biz olduk 2010 referandumuyla. Ama öylesine bir yarış ve güç alanı haline dönüştürüldü ki güven sarsıldı. Demokrasiyi kültür olarak öğrencilerimize öğretelim ama ilimin, nihai kertede bilginin ve bilimin sayısal rekabetlerle ortaya çıkmadığını da bilelim."


İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.