Haz Çağında Organik Çocuk Yetiştirmek

“Günümüzde Hızla İlerleyen Hastalıklı Bir Nesil Boy Göstermeye Başladı”

Haz Çağında Organik Çocuk Yetiştirmek

banner390
Dr. Faruk Öndağ ile “Haz çağında organik çocuk yetiştirmek” isimli kitabı bağlamında çocuklarımızı daha iyi nasıl yetiştirebiliriz konusunu konuştuk. Öndağ: “Bizim geleneksel aile yapımızda alt üst oldu ailelerimiz tam bir kaosun ortasında şu anda… Kısaca kimse ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilmiyor.” dedi
Hocam merhabalar, “Haz çağında organik çocuk yetiştirmek” ilginç bir isim, ilginç bir çalışma… Öncelikle neden böyle bir çalışma yapma ihtiyacı hissettiniz, isterseniz böyle bir soruyla sohbetimize başlayalım?

Ziya bey biliyorsunuz, işimiz öğrenme psikolojisi ve dolayısı uzun senelerdir binlerce öğrenci ve yine binlerce aile ile sınav süreçlerini paylaştım. Öğrenci ve aile yapısındaki inanılmaz değişimleri bizzat onlarla beraber bizzat sahada yaşadım, tecrübe ettim. Önceleri istisnai olan, ancak son zamanlarda beni ürkütecek derecede sık rastladığım bir tablo beni bu kitabı kaleme almaya itti.

ÇOCUKLAR HİÇ BİRŞEYLE MUTLU OLMUYORLAR

Hocam nedir o tablo?

Anlatması bile tatsız, son on yıl içerisindeçocuklarımız yavaş yavaş asabi, doyumsuz, bencil, zora gelemeyen, kısacası haz odaklı embesil zavallılara dönüştü. Hiçbir şeyle mutlu olmuyorlar, çabuk sıkılıyorlar, maymun iştahlılar her şeyi birden istiyorlar ama bu istekleri emek harcamadan alın teri dökmeden olsun istiyorlar, başladıkları işlerin sonunu getiremiyorlar, çabucacık pes ediyorlar… Kısacası kendi ellerimizle çıtkırıldım, zavallı bir nesil yetiştirmeye başladık çok üzülüyorum… Düşünebiliyor musunuz on yaşında olup da tuvalet sonrası kendi temizliğini yapamayan, saçını tarayamayan, dışarı çıkarken ne giyeceğini bilemeyen, bakkala gidip bir ekmek alamayan, acıktığında bir yumurta kırmaktan aciz, ocak nasıl yakılır, çay nasıl yapılır, sıradan bir fatura nasıl yatırılır bilmeyen yavrularla doldu evlerimiz.

BİZİM SORUMLULUĞUMUZ ÇOCUKLARIMIZI HAYATA HAZIRLAMAKTIR

Peki, hocam bu durum ileride bize nasıl bir tablo sunuyor, yani bu çocuklar büyüdüklerinde ne olacak?

İşte orada işler fena karışacak Ziya Bey… Bakmayın siz bizim kuşağımızın bizim zamanımızda biz şöyle ayakkabı giyerdik işte muz bulunca 9 takla atardık vs. demelerine… Hayat zaman geçtikçe kolaylaşmıyor, tam tersine zorlaşıyor… Çocukları bekleyen hayat çok daha zorlu ve sert bir süreç olacak… Allah herkese anne-baba olmayı nasip etsin, akıl mantık sınırlarını zorlayan tılsımlı, olağan üstü bir duygu. Türk, İngiliz ya da Rus; yaratıcı her anne babanın göğsüne müthiş bir sevgi bırakır. Zaten o tarifsiz, sınırsız sevgi olmasa hiç bir canlı yavrusunu büyütebilmek için onca zorluğa katlanamaz, , nesiller devam edemez, hayat

durur… Dolayısı ile çocuğunu çok sevmek marifet değildir, elimizde değil çocuklarımızı zaten çok seviyoruz ama marifet o çocuğu (emaneti) yaşayacağı hayata yeterince hazır hale getirebilmektir. Yani anne babalık demek çocuğunu çok sevmek demek değildir o işin kolayı… Bizim ana sorumluluğumuz çocuklarımızı hayata hazırlamaktır.

Ailelerde de sıkıntı var o zaman hocam?

Kesinlikle sevgili kardeşim. Bizim geleneksel aile yapımızda alt üst oldu ailelerimiz tam bir kaosun ortasında şu anda. Kimse ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilmiyor. Yüzlerce yıldır “pederşahi” bir aile (evde babanın otoritesi olan ) yapısından gelen toplumumuz, sonra hızla “matherşahi” yani evde kadının sözü geçen bir yapıya bürünürken son zamanlarda çok daha korkunç olan “veledşahi” bir yapıya büründü. Ekonomik toparlanmaya tezat mutsuzluk ve boşanma vakaları patlama yaparken sokaklarımızda, okullarımızda mutsuz, çalışmayı sevmeyen, zora gelemeyen, hiç bir şekilde hedefi olmayan, hayatın gerçeklerinden bi haber, haz odaklı, hastalıklı bir nesil boy göstermeye başladı.

DOĞAL ÇOCUK YETİŞMİYOR

Oysa o anne babalar daha farklı şartlarda yetişmişlerdi

Kesinlikle bu çocukların anne babaları tabiri caizse organik şartlarda büyüdüler. Pek çoğu sokaklarda saklambaç, kovalamaca, yakan top, üç taş- beş taş, körebe, çelik çomak, uzun eşek oynayarak büyüdüler. Oyunlar sırasında doğal olarak itiş kakış, küfürleşme ve sonunda taraflardan birisini ağlaması ile biten kavgalar olurdu. Sokaktan üstü başı batmış bir şekilde eve gelen çocuklar bir zılgıtta anneden yerdi ama kimse depresyona filan girmezdi. Sofraları genelde zengin değildi, yemekte tavuk veya et denk getirilince heyecanlanılır, tabaktaki köfteler yemek öncesi anne tarafından kardeşlere eşit bir şekilde pay edilirdi.

Aynı anne babalar şimdi kendi çocuklarını süs bitkisi, oyuncak bebek gibi yetiştiriyorlar. Son 10 senedir en sık duyduğum cümle “hocam bizim kerata çok zeki ama çalışmayı sevmiyor, birde bilgisayarın başından kaldıramıyoruz” ifadesi oldu. Anne baba olarak adeta taparcasına çocuklarımızı baş tacı yaptık; önlerine bir yığın oyuncak yığdık, sofralarını alabildiğince zengin tuttuk ve yine çeşit çeşit güzel kıyafetler aldık ve o marka kıyafetlerin cebine de baş belası akıllı telefonlar koyduk. Biz çocukluğumuzda görmedik bari çocuklarımız görsün derken ipin ucunu kaçırdık. Halimiz eskilerin pek de yerinde deyişi ile “görmemişin oğlu olmuş tutmuş (…) koparmış” a döndü.

Oysa hepimiz kendi tecrübelerimizde pek de güzel biliyoruz ki çocuklarımızı bekleyen hayat kesinlikle öyle çok kolay bir hayat değil. Ve bizler saçını koklamaya kıyamadığımız yavrularımızı bu acımasız hayata hazırlamalı, o zorlu engebeli hayat yolunda başarılı ve mutlu olmalarını sağlamalıyız.

Hocam tamda bu noktada sorulacak soru; gerçekten hayat mı zor, yoksa insanlar mı hayata karşı zayıf ve hazırlıksız?

Efendim, “senin çocuğun hazırsa hayata; dağ, taş, engebe ona düz yol olur… Hazır değilse hayata; düz yol ona çukur, uçurum olur… Bir işin kolaylığı ya da zorluğu kimi zaman işten

çok o işe başlayan insanın yaklaşımıyla, özgüveni ile iş disiplini ile ve mücadele gücü ile ilgilidir. Sorumluluk bilinci yeterince gelişmemiş bir öğrencinin bozuk dersleri nedeniyle öğretmenlerini, arkadaşlarını, anne babasını, kardeşlerini, havanın iyi olmasını, kötü olmasını, ülke ekonomisini, tuttuğu takımın şampiyon olamamasını suçlaması gibi… Yine aynı çocuk on sene sonra girdiği her işte başarısız olurken suçlayacağı birileri, arkasına sığınabileceği trajikomik mazeretleri olacaktır.

“Ayağında diken yarası olmayan, sinesine gül kokusu süremez.” der Şemsi tebrizi…

Çocukluk döneminde yaşanan bazı sıkıntılar insanları silkeleyip gerçek hayatın aslında nasıl olacağı konusunda çocuğu önceden uyararak, farkındalık oluşturur. Çocukluk döneminde yaşanmış bir takım haksızlıklar, ezilmeler minik travmalar çocuğun önce bir sarsılıp sonra toparlanarak kendisine gelmesine ve gelecekteki yaşantısına çok daha hazır olmasına yardımcı olur. Hayat güllük gülistanlık giderken yaşanan bu tarz terslikler o an için can yaksa da aslında bizi gerçek hayata hazırlayan “şefkat Tokatları”dır. Evet, dostlar, parıltılı hayatların, parlak kariyerlerin hemen arkasında zorluklarla ve çileyle kat edilmiş dikenli yollar vardır. Ancak insanlar ne yazık ki sadece parıltıya odaklanıp o insanların o konuma gelebilmek için ne gibi bedeller ödediklerini göremezler.

Hz Ali “Çocuklarınızı, yaşadığınız zamana göre değil, onların ilerde yaşayacakları zamana göre yetiştirin. Çünkü onlar başka bir zaman için yaratılmışlardır” der.

ERGENLİK ÇAĞI MİKROP KAPMAYA MÜSAİT AÇIK BİR YARA GİBİDİR

Hocam birde kitabınızda, “benim çocuğum yapmaz” bölümü var, çarpıcı tespitleriniz var.

Evet, o konu çok can yakıcı aslında. Anne babalar çocuklarının gözünün içine bakarak bin bir itina ile yavrularını yetiştiriyor. Ancak çocuk biraz büyüyünce bir parça arkasını dönebiliyor, büyüdüler artık diye. Oysa ergenlik her türlü mikrop kapmaya müsait açık bir yara gibidir. Çocuklarımıza tabi ki güveneceğiz ama onların tecrübesiz olduklarını ve kolayca hata yapabileceklerini asla göz ardı etmeyeceğiz. Yaşadığımız örnekleri görebilseydiniz, yani kellifelli yazarlarımızın madde bağımlısı çocuklarını mı istersiniz, kanaat önderlerinin evden kaçan yavrularını mı? Sözü uzatmaya gerek yok hiç kimse benim çocuğum yapmaz diye arkasına yaslanmasın, bu söz tüylerimi diken diken ediyor ve sanırım birazda öfkeleniyorum. Çocuktur ve kesinlikle herkesin çocuğu hata yapabilir.

NASİHATIN DOZUNA DİKKAT ETMELİYİZ

Hocam kitabınızda tesettürlü cheguevara isimli ilginç bir bölüm var ve siz aşırı nasihat etmeme konusunda aileleri uyarıyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

Evet, sevgili kardeşim, biz bıdıbıdı nasihat etmeye bayılıyoruz. Tadında, dozunda nasihat çok güzeldir ama ne yazık ki bizde frenler tutmuyor. Ve üstelik yavrularımız sizin ne dediğinizden çok ne yaptığınıza bakar ve davranışlarınızı örnek alır. Yani eskilerin deyişi ile “kal ilmi değil hal ilmi” önemlidir. Bu bölümde sol görüşlü bir aileye mensup olan bir kızımızın ailesinin aşırı nasihatleri nedeni ile onlara tezat tesettüre girdiği ve yine dini kurumlarımızda pek çok

çocuğun aşırı baskı ve dozu kaçmış nasihatler nedeniyle din den imandan uzaklaştıklarını gerçek hikâyeleri var. Benim bir sözüm vardır

“Nasihat da bir çeşit ilaçtır, büyükler bu ilacı küçüklere kararınca vermeyi bilmelidirler” ben aynı zamanda tıp doktoruyum biliyorsunuz. Tıp biliminde bir ifade vardır, “ilaçla zehir aynı şeydir, onları birbirinden ayıran sadece dozudur”. Evet, tansiyonunuz çıktığında aldığınız bir hap hayatınızı kurtarır ama aynı hapı bir avuç alırsanız çok basitçe “ölürsünüz”… Doz önemlidir. Kısacası nasihatın dozuna dikkat edeceğiz. Yavrularımıza çok yeri geldiğinde ve hiç uzatmadan haftada birkaç kere nasihat hakkımız var.

TERBİYE EDİLMEMİŞ İNSAN DÜNYANIN EN TEHLİKELİ İNSANIDIR

Hocam konumuzla çok alakalı değil ama son günlerde Türkiye’nin çok gündeminde olan bir konu çocuk cinayetleri ve tecavüzleri… Duyduğumuz an kanımızı donduran tüylerimizi diken diken eden konular. Bununla ilgilide kısaca görüşlerinizi alabilir miyim?

Evet, insanoğlu dünyaya tertemiz pırıl pırıl gelir, tabiri caizse tertemiz bir kağıt gibidir bembeyaz. Çevresindeki büyükler yavaş yavaş o kâğıdı karalayarak ona şekil verirler. Zamanında dürtü kontrol eğitimi alamamış, terbiye edilememiş, vicdanı hassasiyeti gelişmemiş insan dünyanın en tehlikeli canlısıdır. Yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Böylesi bir ortamda yani çocuklarımızı iyi yetiştiremediğimiz ve üstelik uyaranların çok olduğu yani medya aracılığıyla her şeyin normalleştirildiği mubahlaştırıldığı bir ortamda aslında çok da şaşıracak bir şey yok. Üzgünüm…

HER ŞEY EVDE AİLEDE BAŞLAR

Hocam çocuğu hayata hazırlama noktasında önerileriniz ve yine çocuk ve dayak, ve çok ilgimi çeken voltran oluşturmak gibi hiç giremediğimiz konular var. Ancak anlaşılan o ki okuyucularımız bunları bizzat kitaptan kendileri okuyacak çünkü yerimiz kalmadı. Hocam son olarak insanların kitabınıza tepkisi ne oldu ve bundan sonraki hedefleriniz nelerdir?

Öncelikle insanların tepkisini paylaşalım. İnsanlar kahkaha ile karşıladılar hocam bizim oğlanı bizim kızı anlatmışsın Allah aşkına çarelerini de yazdın mı tepkisini aldım. Yani kitabın ciddi bir muhatap kitlesi var. Bundan sonraki hedeflerime gelince biliyorsunuz Uzun seneler boyunca ülkenin en iyi öğrencileriyle, derece grupları ile kamplarda çalışmalar yaptım. Öğrenmeye, emeğe, “OKU” emrinin kutsallığına ve her bir insanın Hz. İnsan olduğuna kalben inanırım ben… Aslında hoş bir seda bırakmak adına misyonumun bir kısmını tamamladığıma inanıyorum… Ancak kendi adıma henüz tamamlayamadığım (âcizane çorbada tuz misali) konu ise; Türkiye’de yavrularımıza EQ (duygusal zekâ) ve irade eğitimleri verecek, onları fiziksel ve psikolojik olarak da zorluklara hazırlayacak programlar yapmak ana hedefim.

Her şey evde ve ailede başlıyor, ebeveynler çocuklarına karşı davranış kalıplarını tekrar gözden geçirmeli ve anne babalığın sadece çocuğu sevip okşamaktan ibaret olmadığını görmelidirler. Okullarımızın tek derdi sınav başarısı olmamalı, gerekli sosyal aktivitelerle çocuğu gerçek hayata hazırlamalıdırlar. Ama en çok profesyonelce hazırlanmış yaz kampları yapabilmek şu anda hayallerimi süslüyor. Hedefine ulaşmak için gerekirse aç ve uykusuz kalabilecek, olur olmaz bahanelerin ardına sığınmayacak ya da karşılaştığı problemler karşısında pes etmeyecek lider gençlerin hayali bile beni mutlu etmeye yetiyor.

Ziya bey bu konu ülkemiz eğitim sisteminin yumuşak karnı. Psikologlardan, sosyologlardan, sporculardan, izcilik eğitimi veren hocalardan ve bu işe gönül vermiş uzmanlardan oluşan profesyonel bir ekip bu işe kafa yormalı ve çocuklarımıza nefis kamp imkânları sunmalı. maddi manevi hiçbir fedakarlıktan kaçmadan itina ile programlar hazırlanıp bu kamplarda onlara psikolojik ve bedensel zorluklarla baş etmeyi öğretmeliyiz.

Hocam bize zaman ayırdığınız için size teşekkür ediyoruz.

Bende size teşekkür ediyorum.

DR. FARUK ÖNDAĞ KİMDİR?

1970 Ankara doğumludur. İlk ve orta öğrenimini Bursa/ İnegöl’de yapan Dr. Öndağ, Lisans eğitimini Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, ihtisasını, Siyami Ersek GKDC hastahanesinde premedikasyon (hastaları operasyona psikolojik ve farmakolojik olarak hazırlama ) konulu tezini sunarak tamamladı.

Yüksek Lisansı'nı İstanbul Ticaret Üniversitesi Klinik Psikoloji alanında gerçekleştirdi. “OKS Sınavında Öğrencilerin Sınanma Stresi ile Sınav Başarısı Arasındaki İlişki” konusunda tez çalışmasında bulundu. Lisans sonrası EMDR ve Bilinçli Hipnoz eğitimleri aldı. Dr. Öndağ; öğrenme süreci üzerine bireysel danışmanlık çalışmalarının yanında, branşı ile ilgili “Okul, dershane, kamu kurum ve kuruluşları ile özel kuruluşlarda” verimli ders çalışma, öğrenme ve konsantrasyon teknikleri, motivasyon, liderlik, zaman ve stres yönetimi, relaksasyon eğitimleri, ve iletişim konularında seminer ve eğitim vermektedir.

Dr. Öndağ, Pozitif Psikolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde “Eğitim Birimi Koordinatörlüğü” görevini de yürütmektedir. Dr. Ö.Faruk ÖNDAĞ evli ve iki çocuk babasıdır.

İlgili Galeriler
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.