banner877

banner896

banner910

13.09.2021, 09:10 322

AYAKKABI

Doğum gününde eşinin kendisine hediye olarak aldığı pembe ayakkabıları kutudan çıkardı. Biraz duraksadı. Tekrar kutuya koydu. Eşine sıkıca sarıldı. Sarılma anı hiç bitmeyecek sandı eşi bir an.

Nefes alışında yıllardır kalbinde saklı tuttuğu hüznün sızısı vardı. Ağlamakla ağlamamak arasında yaşadığı ikilemin boğazında düğümlenişi kesik kesik nefes almasına neden oluyordu.

Bir an o ana kadar var olan her şey varlığını rafa kaldırdı sanki. Her şey durdu. Zaman durdu. O günün tarihi her ne ise bir daha o andan hiç geçip gitmeyecekmiş gibi dondu kaldı. Eşinin aşkla çarpan kalp atışının dışında hiçbir şey var değildi artık. Nefes almayı bırakır gibi oldu.

Bu donukluktan ürperen adam omuzlarından tutup kendine doğrulttu kadını. Gözleri kapalıydı. Gözlerinde bekleşen yaşlar çoktan yola çıkmış; duygulanınca yanaklarında oluşan gamzelere doğru süzülüyordu.

Yeryüzündeki küçük gölleri andıran gölcükler oluşacaktı yüzünde birazdan. Eşinin “Ne oldu aşkım?” sorusunu duyar duymaz kulak zarında konuşmasını salık veren bir çınlama meydana geldi. Bastırdığı ağlama isteğine yenik düştü. Konuşmasını hıçkırıklı biçimde bölük pörçük hale getiren ağlaması eşliğinde yanıt verdi az önceki soruya:  

Kadın: Teşekkür ederim; ama bu ayakkabıları iade etsen… İstemiyorum!

Kadının Eşi: Geçen gün mağazada sürekli eline aldın… Baktın baktın… Giydin… Çıkarıp yerine koydun. Dönüp dolaştın tekrar bu ayakkabıları alıp denedin. Beğendin sandım. 

Kadın: Beğendim. Çok beğendim. Fakat istemiyorum. N’olur! Sorma nedenini! Geri götür. 

Kadının Eşi: Prenses! Götürmeyeceğim. Senin artık! Sen de bunları güzel günlerde güzel güzel giyeceksin.

Kadın: Giymem. Giymeyeceğim. Aşkım lütfen…

Kadının Eşi: Anlatır mısın?

Kadın: İlkokul 3. Sınıfa gidiyordum… Off ya! Anlatmayacağım… Boş ver!

Kadının Eşi: Hadi aşkım! Evet… 3. Sınıfa gidiyordun…

Kadın: Okulda giyeceğim ayakkabım yoktu. Yani vardı da işte yırtılmıştı. Kış vakti… Her gün yağmur var… Yerler ıslak… Ayakkabımın içi suyla doluyor; üşüyorum… Babama söyleyemedim… Görür kendi alır dedim içimden… Almadı… Görmedi herhalde diye düşündüm. Gördü belki de… Alamadı… Bir baba evladına “Yırtık ayakkabılarını gördüm; ama sana yenisini alamadım!” der mi? Diyebilir mi? Bilmiyorum. Görmemiş gibi yaptı…   Hasta oldum… Dayanamadım… Anneme “Anne ayakkabım yırtık olduğu için içine çok su doluyor. Üşüyorum!” dedim. “İdare et kızım!” demenin ötesine gidemedi. Ayağıma poşet, üzerine çorap geçirip öyle giydim ayakkabıları. Bir gün sınıfta sıranın altına eğilip çorapla poşeti düzeltmek için ayakkabımı çıkardım. Çaprazımda oturan birkaç arkadaşım gördü. Kahkahayı bastılar… Bir şey demek için gözlerim dolu dolu onlara doğru baktım… Diyemedim… Dönüp önüme baktım. Çok utandım. Kahkaha atan kızlardan birinin ayağında pembe…

Konuşmasının bu kısmında duraksadı ve başını yana doğru dert yanarcasına salladı ve sustu. Sol yanağındaki gölcüğe bir öpücük kondurdu eşi. Gülümseyişinde, gülüşünde, herhangi bir duygunun yüzüne yansıyan belirtisinde oluşan gamzeleri birer mezar yapmış ve tüm o iç burkan anları içine gömmüş meğer. Arada akan gözyaşlarıyla suladığı anılarının yasını tutar olmuş yıllarca.

Tutmuş tutmuş da kimselere dememiş. Yıllar geçmiş. Aşkına yüreğini teslim ettiği adamla evlenmiş. Gözlerine bakmaktan kendini alamayan; gamzelerine buse kondurmadan hiçbir günü uğurlamayan eşine bahsedip canını sıkmak istememiş belli ki. Ama o ayakkabılar… Ta ki o günkü ayakkabıları andıran pembelikte ayakkabıları doğum gününde elinde görene kadar…

Bilinç ve bilinçaltı iki kardeş gibi yer alır insan zihninde. Biri hep sahnededir. Görünür. Bilinir. Her şey ondan sorulur. Bilincin kendisi yaşamda otorite sahibi gibi görülür; ama insanı bilinçaltı yönetir.

Bir mağazada istemsiz bir hayranlıkla pembe ayakkabılara ilgi gösteren ve sahip olduğu anda aynı ayakkabılara derin öfke duyan kadının içinde yaşadığı çatışmanın mimarıdır bilinçaltı. Herkeste var. Hepimizin sahnenin dışında tuttuğumuz, yaşamımıza yön veren anları var.

Yıllar birbirini kovalar. Zaman geçer. Tonlarca anı birikir zihnimizde. Her ânı tadına doyumsuz anılarımız olur sahnede. Biz onları seyrederken sahne dışından bir ses duyarız sürekli… Bizi sahne dışında tutmak istediğimize çağıran, bizi oraya sürükleyen bir ses…

Hiç olmadık bir anda herhangi bir şey vesile olur buna. Her hangi biri… Her hangi bir an… Her hangi bir yerde herhangi bir olay… Alelade bir eşya… Bilinç sahnemizde perde kapanır ve biz kuliste bizi bekleyen geçmişin kendisi ile baş başa kalırız.

Kimse bilmez. Kimse anlamaz. Bir anlam yüklemeye çalışanlar ya saçmalar ya da anlamsızca bakar. Hiç kimse o geçmişin bizde bıraktığı izlerin derinliğine vakıf olamaz. Anlatmayız. Belki de anlatamayız. Anlatsak anlamazlar diyedir kim bilir…

Bir şey olur bir an… Anlık olur. O anın kısalığı kadar olmaz işte etkisi. Sahnede yer almaz. Başrolde olmaz. Sahnede yer verdiklerimizin hiçbiri kadar görünmez… Görülmez… Bilinmez… Ama bizi yönetir.

Yazarın yeni çıkan romanı ‘Gerçek Sanrı’ adlı kitabı internette tüm kitapçılarda.

Instagram: @yakupyasar11

  

Yorumlar (0)
Yorum yapabilmek için lütfen üye girişi yapınız!
20°
parçalı az bulutlu
Namaz Vakti 17 Eylül 2021
İmsak 05:01
Güneş 06:22
Öğle 12:47
İkindi 16:18
Akşam 19:03
Yatsı 20:19

Gelişmelerden Haberdar Olun

@