BİR AVUÇ KÖMÜR KAÇ PARA EDER

Yanan yüreklerin sıcağı uzun süre ısıtır bedenimizi ve beklide ihtiyaç duyulmaz artık kömürün karasına. Gözümüzden akan onca gözyaşı süregelen kuraklığın, yağmursuzluğun sonunda cömertçe gelen damlalara karıştı da sel oldu gönlümüzden Soma’ya.

Ne zordur gidenlerin ardından bakıp, tesellileri duyup, gönülleri inandıramamak bir daha olmayacağına sevdiklerinin. Ne güçtür artık yalınız olarak dik durabilmek geride kalıp, hep yanında olan babana, kardeşine, eşime artık yaslanamamak. Hani bir şiir vardı “limanlar nasıl beklerse gemilerini, öyle beklerler erkeklerini” diye; işte öyle beklemek, beklemek, beklemek ve artık aklı ve gönlü beklemesi gerektiğine ikna etmek.

Ölüm hep yakın bildiğimiz ama bir türlü kabullenemediğimiz, korktuğumuz, söyleyemediğimiz, kabahatlerimizi bilip sakladığımız ama asla kaçamayacağımız.

Siz ey artık Rahman ve Rahim’e kavuşmuş koca yürekli aslanlar, nasıl korkmazsınız da girersiniz bizim bir kez bile girmekten korktuğumuz mezara her gün. Siz nasıl “tebessümlerle” karşılarsınız ölümü, sizler ne güzel insanlarmışsınız ki siz Rabbe yürüdüğünüz de anca anlayabildik biz. Siz kimleri nasıl memnun etmişsiniz, nasıl bir hayır kapısı açmışsınız, söyleye bilseniz keşke Rabbimizi nasıl memnun etmişsiniz ki Hakkari den Çanakkale ye, Amasya dan, Sinop a, Zonguldak tan Karaman a kadar her camide “Ya Rab artık huzurunda olan bu kardeşlerimizin günahlarını Sen af et” denildi de, bütün ehli iman en samimi dil ile “amin” dedi. Siz ne güzel insanlarmışsınız ki hiç tanımadığınız ve sizi hiç tanımayan kaç milyon Müslüman kardeşiniz adınıza hatimler okudu, dualar etti, salâvatlar getirdi.  Siz nasıl da acıttınız içimizde taşlanmaya yüz tutmuş vicdanımızı, nasıl da öğrettiniz mütevazılıği, nasıl da hatırlattınız isimsiz kahramanların hala olduğunu. Keşke bu kış ne sobalarımız, ne yüreğimiz ve nede Soma yansaydı dedirttiniz kömürün kıymeti bilmeyen bizlere

Bir avuç kömürün bedeli nede ağır olurmuş bilmezdik. Üçyüzbir can, akıp sele dönmüş gözyaşı, yakılmış kaç bin ağıt, yüreklere oturmuş ve off ile bile yerinden kalkmayan yalnızlık. Başı öne düşmüş taze gelinler, anneler, bir anda başına aklar düşmüş keşke ben ölseydin diye düşünen babalar. Artık baba diye sesleneceği kimsesi olmayan, her baba diyeni duydukça canı biraz daha yanacak olan çocuklar, sevilmeye muhtaç kalmış başlar, bayramlarda kucakları boş kalmış bebekler, öpülesi olup öpülmeye muhtaç yılların izini taşıyan eller…

Hep bir avuç kömüre feda edildi ve bilmem bir kez daha edilmeye değer mi?