BİR VEDA HİKÂYESİ

Uykusuz gecenin sabahında kan çanağına dönmüş gözleriyle seyrediyordu işe giden insanları, okula giden çocukları. Yan taraftaki fırının bacasından süzülen mis gibi pişmiş ekmek kokusu, kapalı pencereye rağmen odasının içine doluyordu. Kim bilir hangi gündüz düşünü görüyor, hangi güzel anıları belleğinde canlandırıyordu. Havanın griliği ve sanki birazdan delinecekmiş edası içini burkuyordu. “Bugün de çıkamayacağım galiba.” der gibi bakıyor, sıkıntısını yılların izini taşıyan çizgili yüzüne nakşediyordu. Yorgundu haliyle, zira seksen iki yılın ağırlığı vardı, çok da iri olmayan bedeninde. Hangi anı geçiyordu zihninden kim bilir, gözleri doluyordu. Akan birkaç damla yaşın ıslattığı gözlüğünü başındaki beyaz örtüye siliyor, kafasını “eyvallah” anlamına gelir şekilde sallıyordu Ayşe Teyze.
 Ne oğlu ne de kızı on gündür aramıyordu. Köhne apartman dairesinin iğreti salonundaki cam kenarında duran eski kanepesinden üşenmeden bir kalkabilse, sobaya birkaç odun daha atacaktı ama çok da önemi yoktu hani. İlgisizliğin ve bir kenara itilmiş olma hissinin verdiği soğukluktan daha beter olamazdı ya odadaki serinlik. Ne olursa olsun evlatlarının kötülüğünü isteyemezdi anne yüreği. Kıyamadı yine de onlara, kızgınlığına kızdı. İçini rahatlatmak için “Herkesin işi gücü var canım. Torunların okulları, dersleri… Gelmezlerse gelmesinler.” diye düşündü, birazda gücendiğine utanarak.  Ama bir taraftan da “Hiç olmazsa bir telefonda mı edemezler? Bugün ararlar belki.” diyerek ümidini sürdürmeyi ihmal etmedi.
 Duvarda asılı eşinin resmi takıldı gözüne. On beş yıl olmuştu onu kaybedeli. Ara sıra çekişirlerdi ama o gittikten sonra dünyası kararmıştı. Evinin direği, iki çocuğunun babasıydı. Onları okutup iş güç sahibi yapabilmek için az mı uğraşmışlardı? Oğlu doktor, kızı öğretmen olmuştu. Aslında kızının yanında kalabilirdi ama damat pek razı değildi bu işe. Oğlanı ise Ayşe Teyze hiç düşünmedi, zira gelinle öteden beri hiç anlaşamamıştı. Gerçi oğlu bütün maddi ihtiyacını karşılıyordu karşılamasına da göremediği ilgiyi istiyordu aslında yaşlı yüreği. Resme uzun uzun baktı ve “Sen olsaydın şimdi böyle mi olurdu?” diye iç geçirdi. Arada bir kendisinden yedi sekiz yaş küçük komşusu Hediye Hanım uğrar, bir ihtiyacı olup olmadığını sorar, yemeğine yardımcı olur, bazen de sohbetin belini kırarlardı ama o da epeydir hastaydı ve gelemiyordu. Derin derin iç çekmelerle düşüncelere daldı Ayşe Teyze.
 Artık ikindi olmuştu.  O da ne? Teyzenin doktor oğlu apartmanın önüne arabasını park etti. Küçük kızıyla beraber ziyaretine gelmişlerdi. Gözleri parladı Ayşe Teyze’nin ve az evvel düşündüklerini unutuverdi. Bir rahatlamayla uykudan ağırlaşan gözlerini kapadı. Derin bir iç çekti. Oğlu ve torunu aldığı erzak torbalarını bagajdan çıkarıp apartmana girdiler. Kapıyı çaldılar ama açılmadı. Oğlu, yaşlı annesinin kulaklarının artık ağır işittiğini biliyordu. Torbaları yere bırakıp cebinden evin yedek anahtarını buldu ve kapıyı açtı. Anacığı tam karşıda yine pencere kenarındaki kanepenin üzerinde oturduğu yerde uyukluyordu. Seslendi ama tepki alamadı. Bir tuhaflık vardı. Küsmüş müydü ne? Yaklaştı, ellerine sarıldı ama ilginç bir hal vardı. Panikle “Anne!” diyerek bedenini sarstı ama yaşlı kadının başı bir serçe misali yana düşüverdi. Kızına odaya girmemesini söyledi.  Ağlamak istedi ağlayamadı. Anacığına sarıldı gözleri doldu. “Keşke onu yalnız bırakmasaydık.” diye düşündü. Bir haftadır üzerinde çalıştığı tıp konferansı için hazırlanan konuşma metninin, yarın eşi için hazırlayacağı sürpriz doğum günü partisinin ve kızının derslerinin hiç önemi yoktu artık. En önemli varlığı, onun için saçını süpürge eden ama on gündür “Alo” bile demeyi esirgediği annesi terk-i diyar etmişti. Daha acısı insanın “yalnız” ölmesi, son nefesini verirken etrafında kimsenin olmaması idi. Sanki annesi kimsesiz miydi ki? Pişmanlık artık neye yarardı? Sarıldı cansız bedenine, alnından öptü. Öylece kalakaldı.
 Sevdikleriniz sizden yalnızca madden karşıladıklarınızı değil yıllarca yüreğinde karşılıksız besledikleri sevgiye ilginizi göstererek destek vermenizi bekler. Vicdanınızdaki azabı onları yitirdiğiniz zaman “PİŞMAN” olarak telafi edemezsiniz. Sevin, ilgilenin ve sevdiğinizi gösterin, tıpkı sizi büyüten anne babalarınızın sizlere yaptığı gibi.