MADDE 109

Bir Kasım ayıydı, senelerden 1999, öğretmen olarak görev yaptığım Toroslarda bulunan Bostanözü Köyünden Karaman Merkeze tayinim çıkmış ve Karamanoğlu Mehmet Bey İlköğretim Okulu’nda göreve başlamıştım. Okul müdürü bana 2. Sınıfları vermişti. Köyde 5 sınıfı bir arada okutunca tek ikinci sınıflar bana çocuk oyuncağı gibi gelmişti. Burada ironik bir durum var. Zaten işimiz çocuklarla. Okul ortamı çok güzeldi. İkili eğitim-öğretim yapmamıza ve bir sürü olumsuzluğa rağmen hiçbir öğretmen arkadaşım halinden şikâyetçi değildi. Hatta Cuma namazına gitmemiz yasaktı ve o saatte ders vardı. Okulda bir tane bayan öğretmen vardı, bütün okulu ona emanet eder cumaya kaçak giderdik. Hatta o bayan öğretmen erkek lisesine gelmişim diye bazen hayıflanırdı. Okul müdürüyle dünya görüşümüz aynı olmasa bile müdür o saatlerde öğretmenler cumaya gitsin diye ortadan kaybolurdu. Cuma namazına da gitmezdi.   Şimdi bir idareci olarak anlıyorum ki iyi idareciymiş. O zaman Ramazan ayı Aralıktaydı, beşe yirmi kala iftar olurdu. Biz ise okuldan beşte çıkardık, anlayacağınız iftarı okulda yapardık. Bu arada internet, cep telefonu yoktu. Derse girmek bize zevk veriyordu. Okula erkenden geliyorduk. Şimdi beraber çalıştığımız arkadaşlarımı görüyorum da o günleri unutamadıklarını söylüyorlar. O arkadaşlardan bazıları öldü. Bazıları emekli oldu, bazıları da üst mevkilerde görevlendirildiler. Ölenlere Allah Rahmet eylesin, kalanlara da selamet versin. Hepimiz kiracı idik. Arabamız yoktu. Sadece okul müdürünün evi ve arabası vardı. Müdür de 25 yıl eşiyle köylerde çalışmış, ancak ikinci el bir evle ikinci el bir araba alabilmiş ve merkeze gelebilmişti. Yani şimdiki zamanla kıyas bile edilemez. Akşamları öğretmen arkadaşlarının evine ziyarete giderdik. Onlarda bize gelirdi. Kiracıydık, arabamız yoktu ama mutluyduk.

Okul binası başımıza yıkılacak gibi eski olsa da, tuvaletlerin giderleri her gün tıkansa da zaman böylece akıp gidiyordu. Okulda tatlı bir rekabet vardı.

Aradan bir yıl geçmişti ve öğrencilerimle ben üçüncü sınıfa geçmiştik. Sınıf 25 kişiydi, yani kalabalık değildi. Öğrencilerin hepsi amiyane deyişle kenar mahalle çocuklarıydı. Bizde aynı mahallede oturuyorduk. Babaları ya inşaatlarda çalışırdı, ya da çiftçiydi. Anneleri de genellikle mevsimine göre ya elma toplamaya gider ya da pancar çapalardı.

Sınıfımda Selma diye bir kız vardı. Temiz, çalışkan, zeki, yazısı düzgün, yazı dediysem el yazısından bahsediyorum. Yani büyük insan olacağı o zamandan belliydi. Aynı zamanda sınıf başkanıydı, yani o yaşta yöneticilik özelliği de vardı. Selma’nın yanında da Kübra isminde bir kız otururdu. Kübra orta düzey bir öğrenciydi, onun da el yazısı çok güzeldi. Yazıya bu kadar takmamın sebebi, kendimin de iyi el yazısı yazıyor olmamdır. Derslerde en çok el yazısına önem verirdim. Sonra el yazısı mecburi oldu. Dersimizin sosyal bilgiler olduğu, konumuzun da anayasa olduğu bir gün, birinci dersi yaptık, zil çaldı. Öğrenciler teneffüse çıktı, ben de öğretmenler odasına çay içmeye gittim. O zamanlar öğretmenler  odasında sigara serbestti. Çok şükür sigarayı bıraktım ama o zaman bir sigara tiryakisiydim. Bir sigara da içtim. Bu konuyu vurgulamak için sigara konusuna özellikle girdim. Bu konuda şükürler olsun, bayağı mesafe kaydettik. Teneffüs sona erip, öğretmenler zili çalınca derse girdim. Masadaki anayasa kitapçığını şimdi hatırlamadığım bir sayfası yırtılmıştı. Yırtılan sayfada anayasanın 109. Maddesini içeriyordu. Anayasanın 109 maddesine göre şimdiki Reisimiz Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN siyasi yasaklı olmuştu. Aslında öğrencilerim gündemi takip ediyorlar diye de içimden çocuklara kızmak şöyle dursun çocuklar adına sevinmiştim. Kim yırttı bunu diye sordum. Öğrenci psikolojisiyle hiç kimseden çıt çıkmadı. Tekrardan bu sefer daha sinirli ve gür bir sesle soruyu tekrar ettim. Selma kısık bir sesle

-Öğretmenim Kübra yırttı, dedi.

Ben de Kübra’yı gündemi takip ediyor, haberleri dinliyor diye tebrik edecektim.

-Kübra neden anayasa kitapçığının bu sayfasını yırttın? Diye sordum.

Kübra’nın cevabı çok ilginçti

-Öğretmenim benim okul numaram 109.

Ben şok oldum. Sonra kendi kendime dedim ki, çocukluk bu olsa gerek.

Okulu bitirdikten sonra Kübra evlenmiş. Selma söyledi.

Selma’yı nerede mi gördüm. Selma ilkokuldan sonra, ortaöğrenimini de tamamlamış. Sonra da tıp fakültesini kazanmış. Doktor olmuş, Karaman merkez aile toplum sağlığı merkezine doktor olarak atanmış. Müdürü bulunduğum okula öğrencilerin sağlık kontrolü için geldi. İşte Selma’yı böyle gördüm ve gözümden iki damla yaş geldi. Bu yazdıklarım bir masal değil, tamamen gerçektir ve bu hikâye Anadolu’nun tam orta yerinde geçmiştir.