Türkiye Beyazay Derneği Başkanı Lokman Ayva: Durmuş Sayaslan’ın Türkiye Beyazay Derneği Genel Başkanı Sayın Lokman Ayva İle Yaptığı Röportaj

DURMUŞ SAYASLAN’IN TÜRKİYE BEYAZAY DERNEĞİ GENEL BAŞKANI SAYIN LOKMAN AYVA İLE YAPTIĞI RÖPORTAJ

BİR HİÇİM… BİZ ŞU ANDA İMKANSIZ GİBİ GÖRÜNEN İDEALLER İÇİN YOLA ÇIKTIK

Durmuş SAYASLAN: Kendinizi tanıtır mısınız? Lokman Ayva’nın kişiliğinde, karakterinde, inandıklarında neler vardır? Bu anlamda nasıl tanımlarsınız kendinizi? Türkiye Beyazay Derneğini kısaca tanıtır mısınız?
Lokman AYVA: Doğum tarihimi, eğitimimi falan söylemeden mizaç, değer itibarıyla kendimi söylemek gerekirse  şöyle söyleyebilirim: Malum bir HİÇİM. Yaratanın, seven yahut sevmeyen insanların verdikleri kadar değerli ve anlamlı olan biriyim. Farkında olduklarım bilmem gereken, anlamam gereken, yapmam gereken ve aynı şekilde bildirmem, anlatmam, yaptırmam gereken çok şey olduğudur. Böyle biraz üstü kapalı şeyler söyleyeyim ki sizin sorularınızla daha da açma imkanım olsun. Bu manada Beyazay bir yürüyüş, bir hareket. Beyazay’ı şöyle tarif ediyoruz: Beyazay, engellilerin ve engelsizlerin cehalet karanlığı gecelerine doğan bir hilaldir. Ne hizmet alanlar için ne de hizmet vermek, katkıda bulunmak isteyenler için asla bir ayrımı olmaz. Mesela, yerde yaralanmış, kan kaybından ölmek üzere olan bir insana ırkını, dinini, dilini, siyasi görüşünü sorabilir misiniz? Yine aynı şekilde yoldan geçen biri, elindeki sargı bezini uzatıyor ve yerdekinin yarasını sarmakta kullanabileceğimizi söylüyor. O sargı bezini uzatana da dinini, dilini vs soramazsınız. O yüzden biz şu anda imkansız gibi görünen idealler için yola çıktık. Zaten bu tür yürüyüşlerde yol ve o yolda yürümek önemlidir. Yürüyüş bile kendi başına bir idealdir. Beyazay’ın ideali nedir? İdealimiz bedensel, zihinsel ve duygusal farklılıkların bir dışlanma sebebi olarak kullanılmadığı bir dünya. Daha somut bir misyon söylemek gerekirse, --Engelli bireylere evrensel değerler zemininde bilinç ve beceri kazandırmaktır.--

......

D.S. :Engelsiz dediğimiz birçok kişi kendini nasıl gördüğünden öte başkalarının kendini nasıl gördüğünü düşünmektedir. Hareketlerini, tavırlarını, sözlerini ,düşüncelerini buna göre ayarlamaktadır. Sizin özel bir durumunuz olduğu halde başkalarının sizi nasıl göreceğinden öte;   kendini nasıl gördüğünüze önem vermeyi nasıl başardınız? Bir engelli bu durumu nasıl aşmalı sizce?

L.A.:
Bu, bence güzel ve önemli bir soru. Genelde insanlar, bir takım davranış ve kıyafetlerini seçerken veya giyerken, yaparken birilerinden onay bekler. Kabul görmek ister.  

Ve hatta iç dünyalarında birilerinin onaylamadığı duyguyu yaşamaya veya düşünceyi düşünmeye korkarlar. Belki abartı gelecek ama birilerinin onaylamadığı hayalleri bile kurmazlar. Bu davranış abes bir davranış değil. Ben de ilk gençlik zamanıma kadar böyle yaptım. Ama, temelde iki çatışma yaşadım. İlk şöyle: Diyelim ki bir kıyafet giyiyorum. Biri diyor ki, “çok yakışmış.” Başka biri de, “Ne o öyle, canlı, parlak renkler. Sanki körlüğüne sevinir gibi. Biraz daha koyu renkler, siyah, kahve falan giyse daha iyi olur.” Diyorlardı. O zaman ben hangisinin dediğini yapacaktım ki? Bir başka çatışma da iç dünyanla dış dünyam arasında tezahür etti. Dışarıdaki insanlar bana bana, düşünemiyormuşum, kafam basmıyormuş, derdimi dile getiremiyormuşum, sürekli üzülen bir insanmışım gibi davranıyorlardı. Hatta yemeğimi yiyemeyecekmiş, suyumu içemeyecekmiş gibi davranıyorlar ve bana bir şeyler yedirmeye, su falan içirmeye çalışıyorlardı. Halbu ki ben bunların tersi olduğumu biliyordum. Hatta kimse olmadığı zaman evde kendi işimi kendim yapıyordum. Dışımdakilerin söylediğine inanmaya kalksam bile bile bir yanlışa inanacaktım. Gerçi nefsime hoş geliyordu. “Oh! Ne güzel” tembel tembel yatıyordum. Nihayetinde karar verdim ne onun dediği, ne bunun dediği, doğru ne ise o. O yüzden kendi doğrularımı o gün bu gündür yapıyorum veya söylüyorum.

.........


D.S.:
Sizce ülkemizde engellilerle ilgili engellerin aşılamamasındaki en öncelikli sorun nedir? İnsanların engellilere bakış acısı mı? Kanunların yetersizliği mi? Engellilerin seslerini fazla duyuramaması mı? Ne dersiniz ilk halledilmesi gereken nedir sizce?


L.A.: Öncelikle engellilerin engelsizlerden daha çok problemleri olduğunu düşünmediğimi ifade etmem lazım. Engellilerin de engelsizler gibi çok problemi var. Ama bunlardan iki ana problem çok önemli: Bunlardan hangisini önce çözerseniz çözün mesele hallolur. Sizin dediğiniz gibi zaten. Ya engelsizlerin kafa yapısını değiştirin veya engellilerin kafa yapısını değiştirin. Nasıl mı? Engelsizlerin kafa yapısını değiştirdiğinizi düşünelim. O zaman engelsiz çocukları zorla okula gönderdikleri gibi engelli çocukları da gönderecekler. Engelsizleri işe zorla yolladıkları gibi engellileri de yollayacaklar. Yani engelsizlerle engelliler arasında hiç bir fark kalmayacak. O zaman engellilere özel bir mesele de kalmayacak. Yahut engellilerin kafa yapısını değiştirin. Onlar da eğitim göreceklerine inanacaklar, kendilerini iyi ifade edecekler, çalışmak için meslekler edinecek, âşık Veyseller gibi Cemil Meriçler gibi bir yolunu bulup taşı, toprağı delip görünür hale gelecek, yaşayacaklar. Bunu söylerken aslında “atomu parçalamak” gibi bir şey söylediğimin fakrındayım. O yüzden böyle böyle, birer, ikişer, bir engelsiz, bir engelli kafa yapısını değiştirdikçe sorunları çözmeye çalışıyoruz. Diğer sorunların hepsi kafa yapısını değiştiren kişilerce çözülen problemler. 

D.S.:
Engelli eğitimine fazlasıyla önem verdiğinizi biliyorum? Diğer ülkelerle özellikle Avrupa ülkeleri ile kıyasladığınızda engelli eğitiminde ülke olarak nasıl bir durumdayız?
L.A.: Engelli eğitimini üçe ayırmak lazım. İlki kaç engelli okula devam ediyor? Hemen hemen aynıyız. Kaç engellinin ders materyalleri tam olarak sunuluyor? Avrupa bizden biraz iyi. Engellinin işine yarayacak, hayatta başarılı olmasını sağlayacak ders içeriği açısından baktığınızda ise biz biraz daha iyiyiz. 

...........
D.S:
Engelli çocuklara sahip olan aile çocuklarının ve kendilerinin hayatlarını  kolaylaştırmak, çocuklarını eğitme ilgili neler yapmalıdır?

L.A.:
Çok şey söylenebilir. Ama bir kaç söyleyeyim ki akılda kalsın: Aileler çocuklarının özelliğini doğru öğrenip o özelliklere göre bir davranış şekli geliştirsinler. Çocukları körse tutup ona renkli, görmeyi gerektiren oyuncaklar almanın lüzumu yok. Sesli, şekilsel oyuncaklar daha iyi olur. Eğitimleri de öyle. Çocuklarına bir şey gösterirken “Yavrum, elmanın kızarmamışını yeme. Ham olur ve seni hasta eder.” Ben bir kör olarak bundan ne anlayayım? Görsel bir şekilde tarif ediyor. Aileler çocuklarının farklı bir insan olduğuna fakat bir şeyler de yapabileceğine kendileri önce inansınlar. Çevrelerini inandırmaları kolay olur. Ayrıca engelli yakınlarının, kendi problemlerini kendisinin çözme alışkanlığı kazanması gerekiyor. Bunu da aileler yapacaklar. Engelsiz çocuğunun bakkala gitmesini beklediği gibi onun da bakkala gitmesini sağlamalı. Bu konuda dediğim gibi çok şey söylenebilir. En iyisi, aileler, kendilerini bu konuda öğrenmeye ve gelişmeye açık tutsunlar.


ENGELLİ ALGILAMASI DIŞLAYICI, HOR GÖRÜCÜ VE AŞAĞILAYICI

D.S.:
Ülkemizdeki engelli algılaması sizce nasıl ? Bu algının hangi yönde değişmesi gereklidir? Algının değişmesinde devlete düşen görevler nelerdir?
L.A.: Engelli algılaması dışlayıcı, hor görücü ve aşağılayıcı. Bu algıya göre engelliler hiç bir yapamaz, evlenemez, işe giremez toplumsal hayata katılamaz falan. Bunun “yapamaz” dan “yapabilir” e değişmesi lazım. “Engellilik kötüdür” den çıkıp “engellilik farklıdır” a değişmesi lazım. Her birimiz duygularımızı, düşüncelerimizi bu yönde değiştirmeye çalışmalıyız. Kolay olmayacak. Her an için bu düşünce kalıbı karşımıza çıkacak. Devlet, engellilikten dolayı ayrımcılık yapılmasını engelleyebilir. Zira böyle kanunlar çıktı artık. Engellilerin, bir takım genel toplantılarda ve etkinliklerde yer almasını sağlayabilir. İşte resmi bayramlarda, törenlerde falan. Dolaylı ayrımcılık dediğimiz, engellilerin önüne çıkan fiziksel engellerin kaldırılmasını sağlayabilir.

............
D.S.:Hep söylenir durur: ”Her insan aslında bir engelli adayıdır.” diye ,belli bir zamana kadar engelli bir insan olmamış ,fakat trafik kazası, hastalık gibi sebeplerle bir anda engelli olmuş insanların ya da  ailesinde engelli olmayan bir aile yine çeşitli sebeplerle engelli bir bireye sahip olmuşsa bu kişi anne ,baba çocuk olabilir neler yapmalılar?
L.A.: “Her insan bir engelli adayı” sözüne karşıyım. Zira böylelikle insanları korkutuluyor. Bundan dolayı engellilere yardım etmesi bekleniyor. Mesela, ben yıllarca kadın haklarına destek verdim ve hala da veriyorum. “Bakarsın, yarın kadın olabilirim” diye mi yaptım? Hayvan haklarını savunmaya ne diyeceksiniz? Hayvan olmayacağız diye hayvan haklarını savunmayalım mı, hayvanlara eziyet edilsin mi? Elbette ki hayır. Asıl mesele, bir yanlışlık veya haksızlık varsa onun karşısında durmak meselesi. Engellilere karşı bilmeyerek de olsa yıllarca bir yanlışlık yapılmış. İnsanlar bundan dolayı hala mağdur ve sıkıntı yaşıyorlar. Bunlara ne gerek var? Gelin faydalı olalım. Gelin el ele verelim. Hepimizin önündeki engelleri kaldıralım. 
Sonradan engelli olanlara gelince. Çok basit bir benzetmem var. Bir vesile engelli olan kişiler şunu düşünmeli: Bir sabah uyanıyor ki, dilini, şartlarını bilmediği bir ülkede. Ne yaparsa engelli olan da onu yapacak. Yani oranın dilini öğrenecek, oranın eğitim, iş, alışveriş, eğlence, sosyal faaliyetlerini öğrenecek. Hayatını artık ona göre yaşayacak. Bakarsınız benim gibi geri ülkesine dönmek istemeyebilir. 

...........

D.S.:Toplum olarak biz inanırız ki, engellinin en büyük yardımcısı yine kendi ailesidir. Tv programlarınızın birinde ;”Engellinin en büyük engelli ailesidir.” diye bir cümle kuruyorsunuz. Biz bu cümleden neler anlamalıyız?    


L.A.: Mantıksal olarak şöyle açıklayalım: İstisnalar hariç toplumun bakış açısı doğru değildir. Toplumu oluşturanlar da doğal olarak aynı bakış açısına yani yanlış bakış açısına sahiptir. Engellinin ailesi de Uzaydan gelmediğine göre aynı yanlış bakış açısı onlar için de geçerlidir. Çocukları engelli olduğunda veya engelli bir çocukları doğduğunda şırınga ile doğru bakış açısı enjekte edilmeyeceğine göre her hangi bir toplum ferdi gibi bu yanlış bakış açısıyla engelliye engel olacaklardır. O zaman bunun farkında olup doğru bakış açısını öğrenecekler. Genel toplum gibi değil, istisnalar gibi olmak zorundalar. Bir başka ifaeyle istisnalar gibi olmadıkça engelliye engel olmuş olurlar.

............
D.S. :Sizce bir engelli eğitiminin içinde neler bulunmalı? Bir engelli eğitim alırken nelere dikkat etmeli, diğer yönüyle devlet veya  engelliye eğitim verenler  nelere dikkat etmelidir?
L.A.: Engellinin de engelsizin de eğitiminde şu iki unsur olmazsa olmazdır: İlki, iyi bir hayat sürebilmesini sağlayacak bilgi, beceri ve yöntemlerin kazandırıldığı bir eğitim. İkincisi de o bireyin içindeki potansiyelin, bir şeyler üretme, meydana getirme potansiyelinin açığa çıkarıldığı bir eğitim. Tabi burada hassas nokta şu: Bunlar verilirken hem engellinin özelliklerine göre hem de engelli eğitimini tamamlayıp normal hayata geçtikten sonra o öğrendiklerini uygulayabilmesi için ilave bir beceri kazandırılması gerekiyor. 

Bir engelli şunu unutmamalı: Doğduğundan itibaren ölene kadar gelişme içinde olmak zorunda. Bundan zevk almayı öğrenmeli. Gelişmediği her gün zara uğradığını anlamalı. Zamanı dereye benzetirsek, günleri de derenin içinde suyun taşıdığı altın paketi olarak kabul edersek değerlendiremediği her gün dereden akıp giden o altın paketlerini almadığı günlerdir. Değerli insanlar o altın paketlerinden çok toplayabilmiş insanlardır. 
Eğitim sistemi akıllılık yapıp her insanın farklı olduğunu anlamalı ve sistemi ona göre şekil almalıdır. Önceliği günlük hayatta kullanacağı bilgi ve becerilere vermeli. Biyolojiye yeteneği olmadığı halde kurbanın bağırsağını, yeteneği olmadığı halde edebiyattaki failatünü bilip fakat bakkaldan iki ekmek almayı beceremeyen öğrenciden hayır gelmez. 
Engelliye de engelsize de eğitim vermek kolay bir şey değil. Öğretmenlik zor bir meslek. Engelliye eğitim vermenin zorluğu ise şu: alışılmışın dışında bir eğitim veriyorsunuz. Pek çok insanın değer vermediği insana siz eğitim veriyorsunuz. Yine pek çok insanın “eğitim göremez” zannettiği bir insana eğitim veriyorsunuz. İster istemez insanlar etkileniyorlar. Bunları aşıp eğitimci olmak kolay değil. Ama karşılığında ise sadece bir insan yetiştirmiyorsunuz. Aynı zamanda yok olacak birini faydalı hale getiriyorsunuz. Aynı zamanda tüm insanlığın binlerce yıldan beri sürdürdüğü bir yanlışı düzeltiyorsunuz.

.........

MECBUREN OKUMAK ZORUNDA KALDIM. BAŞKA ÇAREM YOKTU. OKUMASAM NE YAPACAKTIM?
D.S. : Yine bir  üniversiteli gençlerle olduğunuz  programda eğitimin amacının “Kendisi olan insan” yetiştirmek olduğuna vurgu yapıyorsunuz. Kendisi olan insan vurgusunda engellilerin yeri neresi? Açar mısınız lütfen bu cümleyi?
L.A.: “Kendisi olan” demek, “başkası olmayan” demektir. Şöyle açayım: Mesela, tişört değil de gömlek giymeyi seviyor engelli genç. Etrafındakiler ise tutturmuşlar tişört giymesini istiyorlar. İnsanları kırmadan bu arzusunu gerçekleştirmeli. Bu, kolay olmaz. Bizim memleketimizde insanla kendilerine bakmazlar, başkalarını düzeltmeyi çok bilirler. Yine engelli genç bir mesleğe ilgi duyuyor, o mesleği yapabileceğine de kabiliyeti varsa başkalarının şu veya bu emesine bırakmadan o mesleği seçsin. Sık sık yardım almak zorunda kalırsa başkalarının da dediklerini yapmak zorunda kalır. Bir insan kendi arzu ettiği, kendi düşündüğü ve kendinin ihtiyaçlarına göre yaşamazsa kendisi olamaz. Bana yıllarca kör olmamdan dolayı üzülmem tavsiye edildi. Körlüğün kötü bir şey olduğunu kabul etmem istendi. Görenleri taklit etmem istendi. Görenlerin hayatına saygı duyuyorum ama ben bir gören değilim. O halde yalandan bir hayata “evet” diyeyim ki? Bunlarla ilgili çok örnekler anlatabilirim ama uzatmış olurum.

.........
D.S. : Sağlıklı dediğimiz insanların bile eğitim alırken belli zorluklarla karşılaştıkları maalesef ülkemizin gerçeklerinden biri, değil ki siz görme engelli  biri  olarak iyi bir eğitim almayı başarmış istisna insanlardan birisiniz. Eğitim alırken karşılaştığınız güçlükleri esprili anlatıma büründürseniz neler anlatırsınız?

L.A.:
Mecburen okumak zorunda kaldım. Başka çarem yoktu. Okumasam ne yapacaktım? İlk önce eğitim görmeme karşı çıkılıyor, sonra alkışlanıyor. Matrak bir durum. Hem beni “kör” diye fikrimi falan beğenmezlerdi, hem de fikirlerimi hayata geliştirdikçe alkışlarlardı. Eğitimin faydası sadece çevren takdir görmek değil. Burs da alabiliyordum. Para var, saygı var, geriye ne? Geriye tadını çıkarmak kalıyor. Bir gün Boğaziçi’nde okurken otobüsle memlekete gidiyorum. Eskiden kimlik kontrolü çok olurdu ve bizim otobüsü de polisler durdurdu ve otobüsün içinde kimlik kontrolüne başladılar. Ben hem hava atmak hem de ikisini birden taşımayayım diye öğrenci kimliğini sadece taşıyordum. Takdir beklentisi içinde kimliğimi polise uzattım. Polisten bir müddet ses çıkmadı. Anladığım kadarıyla kimliği evirdi, çevirdi, arkasına, önüne baktı. Sonra bana dedi ki, “Sana bu kimliği kim verdi? Nerden buldun bunu?” Hayatımda ilk defa öyle bir soruyla karşılaştım. Siz olsanız ne dersiniz? Şaşkınlık içinde “okuldan verdiler” dediğimi hatırlıyorum. Belki de adamcağız o üniversiteye gitmeyi çok istiyordu. Gel gör ki karşısındaki sakat, gitmişti oraya. Öte yandan lisede üniversiteye hazırlanırken imkansızlıklar içinde yüzüyorduk. Bizim istifade edebileceğimiz şekilde testler olmadığı için arkadaşımla ikimiz oturup kendimiz testler hazırladık. Kendimiz halde 40 tarih sorusundan 36’sını doğru cevaplayabilmiştim. Anlayacağınız çok kazık sorular hazırlıyorduk. Kendimiz bilemeyecek kadar kazık. Ama o çalışmanın bana şöyle bir faydası oldu: Şimdi çok hızlı ve kaliteli soru hazırlayabiliyorum. Öğretmenlik yıllarımda da hiç kitaptan soru almadım. Hepsini kendim hazırladım. Keşke o yıllarda o zorluklarımın aslında benim için birer imkan olduğunun farkına varsaydım harika işler çıkartırdım. Yabancı dille eğitim yapıyorsunuz fakat kabartma sözlüğünüz yok. Cep sözlüğü denilen şey 12 cilt idi ve kütüphanede bulunurdu. 

................

D.S. : Mükemmel bir aileniz olduğunu ben biliyorum. Eşiniz ve çocuklarınızla ilgili engellileri aşma noktasında zorlandığınız zamanlar mutlaka oldu ve olmaya belki devam ediyor. Ya da tersten olayı değerlendirdiğimizde eşinizin ve çocuklarınızın aşması gereken zorluklar oldu ve hala olmaya devam ediyor. Nelerdi bunlar? Bunu şunun için açmanızı istiyorum. Aynı durumu ülkemiz genelinde yaşayan aileler var, bu ailelere   sizin üzerinden mesaj ulaştıralım istiyorum.

L.A.:
Benim çocuklarım, başka çocuklar gibi asla gören bir babaya sahip olamayacaklar. Benim çocuklarım babalarını araba direksiyonunda hiç görmeyecekler. Çocuklarım babalarıyla hiç bir zaman zaman göz göze gelemeyecekler. Sizi ağlatacak kadar trajik şeyler söyleyebilir. Kendimize acımak, üzülmek istersek binlerce bahane bulabiliriz. Ama benim çocuklarım bu satırları yazdığımız ana kadar “Baba” diyebiliyorlar ve bu şekilde hitap edebilecekleri birine sahipler. Ya yetimlerimize ne diyeceğiz? Benim babam yetim büyümüş, ancak 7 yaşına kadar “baba” diyebilmiş. 62 sene diyemeden vefat etti. Annesinin karnında babasını kaybetmiş yavrucağa ne diyelim? Çocuklarımın yabancı dilden tutun, fen, matematik, tarih, sosyal bilgiler, coğrafya, müzik derslerine kadar yardım alabilecekleri bir babaları var. Benim çocuklarım bilirler ki hayatta başlarına ne gelirse gelsin, ne kadar büyüklükte bilerek veya bilmeyerek yanlış yaparlarsa yapsınlar “oğlum” deyip sarılabilecek bir babaları var. Sorumluluklarını yerine getirmenin, faydalı olmanın, dürüst olmanın erdemini anlatmış ve yaşatmış bir babaları var. Kendilerine ömür boyu yetecek bir ahlak eğitimi aldılar, alıyorlar. Adlarını koyarken çok bilinmeyenli bir denklem çözer gibi çalışma yaptığımı henüz bilmiyorlar. Aile içerisinde de açlığımız katığımızdır bizim. Zorluklarımız imkanımızdır. Bu felsefemiz tedricen çocuklara da geçiyor. Basit bir şekilde de söyleyeyim: Bizim evde “görme engelli” ifadesi değil, “kör” ifadesi kullanılır. Hiç birimizin kör olması veya çocuk olması yahut kadın olması imtiyaz gerektirmez. Herkes sorumluluğunu yerine getirecek. Hepimizin küçük de olsa özel alanları vardır ama kaynaklarımız ortaktır. Annenin, babanın ayrı parası olmaz. Kimse kimsenin odasına kapıyı vurmadan girmez. Kimse kimsenin çantasını izinsiz karıştırmaz. Bir aktivite yapılacağında herkesin bir oy hakkı vardır. Eşit durumlarda babanın bulunduğu taraf kazanır.


“KÖRLÜK BİR İNSANA NASIL BİR İMKAN OLABİLİR?”
D.S. : Şu an karşımızda, görme engelli, ama tüm ülkenin tanıdığı bir LOKMAN AYVA var. Yaptıkları ettikleri, engellilere hizmeti, projeleri, engelli adına ülke gündemi oluşturma çalışmaları ile yirmi dört saat adeta kendisine yetmiyor. Her vakti  dolu ,her vakti önemli. Bu duruma gelmeden önceki Lokman AYVA’nın hayatında neler vardı: Yalnızlıklar, zorluklar, yokluklar, azmetme, imkansızlıklar adına ....
L.A.: Aslında iki zıtlığı yaşıyorum. Körler okuluna başlamadan önce o kadar dar bir dünyanın mensubuydum ki aklım şimdi bile almıyor. Biliyor musunuz, dünyada iki devlet var sanıyordum. Onlardan biri Almanya biri de Türkiye. Almanya’yı Almanya’ya giden komşularımızdan dolayı biliyordum. Fransa, Amerika gibi ülkeleri de Almanya’nın şehirleri sanıyordum. Küçücük ve daracık bir hayat. Kendini ifade edemeyen, çekingen, korkan, kekeleyen bir insan. Dünyadaki anlamımı bilmiyordum hatta anlam diye bir şeyin bile olduğunun farkında olmayan biriydim. Yalnızlığın farkında olmak için yalnız olmamanın ihtiyacını hissetmek, yalnız kalmayacak kadar kendini değerli bulmaktan geçiyor belki de. Allah, insana neler nasip ediyor. Avrupa Konseyi’nde tüm Avrupa’daki engelliler için bir konuşma yaparken kendimi buldum yıllar sonra. 

...........
D.S. : İmkansızlığın imkanı “ diye ortaya koyduğunuz hayatı yorumlama anlayışınızın içinde, “Aslında körlüğün büyük bir imkan olduğundan da bahsediyorsunuz. Görme engeli bir insana nasıl büyük bir imkan olabilir ki?
L.A.: Sorunuzu şöyle almak istiyorum: “Körlük bir insana nasıl bir imkan olabilir?” Her insan için bir imkan mıdır, onu tartışmak lazım. Ama benim için bir imkandı. 3000 TL maaş almış ve hiç bir borcu veya ihtiyacı olmayan için 100 TL daha olması çok anlamlı olmayabilir. Ama o gün evine giderken cebinde ekmek parası olmayan ve ne yapacağını kara kara düşünen bir baba için o 100 TL çok anlamlıdır ve büyük bir imkandır. Burada eşit durumlardan değil, göreceli durumlardan bahsetmek lazım.
Bu felsefeyi şöyle ifade edersek daha doğru olur: “İnsanın kendi imkansızlığı, kendine imkandır” Mesela, ben kör olduktan sonra gözüm açıldı adeta. Ben şu anki hayatımdan memnunsam bunu körlüğüme borçluyum. Başka birinin arabasızlığı ona bir imkandır. Bir filozof öyle diyor, “Tanrı, acıyla tatlıyı aynı pakette gönderir. Lakin insanlar acıyı çekmekten tatlının farkına varmazlar” Benim açımdan körlük eğitim anlamına geldi. İş anlamına geldi. Gerçekleri görmek anlamına geldi. Birçok iyi insanla karşılaşmak için bir fırsat oldu. Düşünsenize birinin iyi olduğunu anlamanız için onun bir iyiliğini görmeniz lazım. Sizin bir yardıma veya iyiliğe ihtiyacınız yoksa insan size nasıl iyilik edebilir ki? İyilik yapmak istemeyen, iyi olmak istemeyenler de benim çevremde olmadılar. Her bakımdan imkansızlıklarım imkan olmuştur. Parasızlığın da çok faydasını gördüm. Evi olmamanın, test soruları bulamamanın da faydasını gördüm kısaca.

.......
D.S. :
Toplum olarak engelliye yardım anlayışımızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın AYVA, engelliye yardım dediğimizde neler söylenmeli, neler  yapılmalı, düşünülmeli sizce? 
L.A.: Önce şunu hemen söylemem lazım: Toplumumuzun bu konuda en iyi toplumdur. Belki nasıl yardım edileceğini, doğru bir yardımın ne olduğunu bilemeyebilir ama mutlaka yardım etmek ister. Yardım konusunu üçe seviyeye ayırmak lazım. Engellilerle ilgili konuları doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmak, geçmişten bu güne gelen yanlışlıkların etkisinden kurtularak doğru bir bilgi ve yaklaşım sahibi olmak lazım. Bu, hem temeldir hem de en kolayıdır. İkinci olarak da Engellilerle ilgili doğruların yayılmasına, yanlışlıkların doğrularla yer değiştirmesine, insanların doğru bilgi, doğru fikir ve doğru yaklaşım sahibi olmalarına yardımcı olmak lazım. Diyelim ki, birisi “Bu sakatlar eğitim göremez, eğitim görmezler, tutmuşlar okula gideceğiz de gideceğiz”. Böyle bir birine “Eğitim görebilecekleri bir gerçek. İşte şu şekilde örnekler var. Bu örnekler de göstermektedir ki körlük, sağırlık, bedensel engellilik veya zihinsel engellilik eğitim görmeye bir engel değil. Ama, kimi eğitim görebilir, kimi de göremez. Ama filan tür engelliler eğitim göremez demek yanlıştır.” Diyebiliyorsanız en büyük yardımı yapmışsınızdır. Bir engellinin ailesine, “çocuğunuzun eğitim görmesi için neden gayret etmiyorsunuz?” diye sormak büyük bir yardımdır. Karşılaştığınız bir engelliye “Hangi okul mezunusun, en son hangi kitabı okudun, nerede çalışıyorsun, kaç çocuğun var?” gibi sorular da birer yardımdır. Dikkat ederseniz bu sorular, o engellinin sorduğunuz konuyu yapabileceğinizi zaten kabul ediyorsunuz ve aşamasını merak ediyorsunuz izlenimi vermektedir. Bu da engelliye “Sen yapabilirsin” mesajı verir. “Ben sakatım nasıl okuyayım” falan gibi itirazlar olursa “diğer engelliler nasıl okuyorsan, çalışıyorsa, yuva kuruyorsa sen de yapabilirsin” gibi çok basit mantıkla cevap verilebilir. Eğer daha da yardım yapmak istenirse Beyazay’da, bir engelli okulunda, yahut bir engellinin bir şeyler öğrenmesinde beraber çalışılabilir. Ekonomik imkanlarımız iyiyse engellilerin yararlanabileceği bir internet sitesi, bir ar-ge çalışması da yapılabilir. Asansörü olmayan bir kamu binasına asansör yapılmasına ön ayak olmak da büyük yardımlardandır. 


.........

TÜRKİYE’DE EN HIZLI GELİŞEN SAHA ENGELLİLİK SAHASIDIR
D.S. : Projelerinizin hemen hepsinin özünde “Engelli insanlarla engelsiz insanları buluşturmak.” var. Neden bu kadar önemli bu konu, bu insanları buluşturmada kaynaştırmada ölçülerimiz ne olmalı. Toplum olarak bu kaynaşmayı sağlamada bireylere düşen görevler neler? Yetki sahibi insanlara düşen görev neler?

L.A.:
Bazen derler ya, “İkisi de benim çocuğum ama huyları birbirinin zıttı.” Evet, toplumdaki her birey aslında birbirinden azımsanamayacak kadar farklı. Ama nedense bazı farklar kavga neni, dışlama, aşağılama veya ayrımcılık yapma nedeni olarak kullanılıyor. Bir bakıyorsunuz inanç farklılıkları ayrımcılık iin kullanılıyor, bir bakıyorsunuz insanların ırkları dışlama için kullanılıyor, bir zamanlar cinsiyetleri farklı diye kız çocukları öldürülüyordu. Şimdi kız çocukları öldürülmüyor, insanca bir hayatları oldu onurlu bir şekilde yaşamalarını sürdürüyorlar. Pekiyi insanlık olarak ne kaybettik? Ne zararımız oldu? Aynen engellilerin durumu da böyle. Beni dışladınız elinize ne geçecek? Bana eğitim vermeseydik, beni çalıştırmasaydık toplumun eline ne geçecekti? 5 sene öğretmenlik yaptım. Ben olmasaydım İngilizce dersleri boş geçecekti. Çok mu iyi olurdu? Bir de benden daha kapasiteli olduğu halde evlerinde oturup duran, birilerinin vereceği üç kuruşa muhtaç engellileri düşünün. Bunlar da çalışıp başkalarına yük olmadıkları gibi faydalı olsalardı ne olurdu? Bence harika olurdu. Hepimiz çalışalım, hepimiz el ele verelim hem ülkemizin hem de insanlığın ilerlemesine katkıda bulunalım.

...........

D.S. : Görsel ve yazılı basında kısaca medyada engelli sorunlarına yeterince yer verildiğini, sorunların tartışılıp çözümlere ulaşıldığını düşünüyor musunuz?
L.A.: Şunu iddiayla söyleyebilirim: Türkiye’de en hızlı gelişen saha engellilik sahasıdır. Engellilikle ilgili bir bilgilendirme kitabı yazıyorsunuz 2 senede kullanılmaz hale geliyor. Zira, sürekli yenilikler var. 10 sene öncesine göre medyada yer alan, yazıların, programların içerikleri değişti. Bunda en büyük katkılardan biri medyanın katkısıdır. Elimde bir istatistik yok ama karşılaştırılınca görülecektir ki Avrupa’da engellilere en çok yer veren basın, bizim basınımızdır. Bununla iftihar ediyorum. Güzelin güzeli var mıdır? Tabi ki. Basında yer verilen konular daha dikkat, ilgi çekici olarak verilebilir. Engelsiz ve engelliler daha çok geliştirilebilir. Tabi bu da hiç öyle kolay değil. Öyle, aman aman çok etkileyici şiirlerimiz yok, hikayelerimiz yok, senaryolarımız yok. Resim, tiyatro vs sanat alanalrın da zayıfız. Özellikle bilimsel araştırmalara teşvik edecek durumlarla karşılaşamıyoruz. Halbuki engellilik alanı bilimsel çalışma yapmak için çok iyi bir alan. Bu işten Türkiye çok ekmek de yiyebilir. Dünya yapıp satabileceğimiz çok imkanımız var. Ama eskisine göre kıyaslanmayacak kadar çok iyi durumdayız. Ama biraz daha çalışırsak dünyanın en iyisi olmak hiç de zor değil.


...........
D.S. : Ülke genelinde engelli insanlara hizmet amacıyla açılmış bir çok dernekler var. Bu tür derneklerin gerçekten engelli insanlara yardımcı olduğu düşünüyor musunuz? Engelli insanlarımıza daha çok fayda sağlamak için bu tür dernekler hangi alanlarda yoğunlaşmalı, çalışmalarını hangi alanlara yönlendirmelidir?

L.A.: Derneklerimiz ve vakıflarımız genel olarak faydalı kuruluşlar. Bazen istismarcılar çıkıyor. Onlara bakıp da çoğunluğu kötülemek hiç de doğru değil. Derneklerin ve vakıfların yapmaları gereken hızlıca hizmet verdikleri bölgede iş bölümüne gitmeleridir. Herkes aynı şeyi yapınca bazı sorunlar çözümünde çok dernek oluyor, bazıları da hiç çözülmüyor. Ayrı ayrı çalışmayı başarmamız lazım.

..........

D.S. :
Lokman Bey, tek bir cümle ile ifade etmeniz gerekirse, ülkemizde engellilerin birinci sıraya koyacağınız  sorunu nedir?
L.A.: Her dönem sorunlar farklılıklar gösterir. Arabanız yokken park sorununuz da yoktur. Ayrıca öyle bir sorun vardır ki çözümünde engelli kişinin olması gerekir, öyle bir sorun vardır ki çözümünde engelli olmayanların bir şeyler yapması gerekir. Şimdiye kadar söylediklerime ilaveten şunları söyleyebilirim: Engellilerin açısından güncel sorun şudur: Hükümetin, toplumun sağladığı imkanları kullanarak bir an evvel kendilerini geliştirip kendilerine ve topluma faydalı olmaya başlamalarıdır. Bir çok engelli kardeşim ve ailesiyle konuşuyorum: sağlanan imkanlardan ya haberleri yok, ya çar çur ediyorlar onları kullanıp başaracaklarına inanmıyorlar. Engelsiz insanlar açısından sorun ise, engelliler hakkında bilgi ve bilinç eksikliklerini gidererek  hızla kendilerini geliştirmelidirler bu alanda. 

...........



D.S. : Engelli insanların hayatını kolaylaştırmak , güzelleştirmek adına engelsiz insanlara düşen görevler nelerdir?
L.A.: Bu soruyu çeşitli şekillerde cevaplamıştım ve bunu biraz daha somutlaştırayım. İlk başta engellilerle ilgili bir program izlemek zor ve sıkıcı gelebilir. Sabırla izlemek lazım. Bu ciddi bir katkıdır. Engellileri konu eden filmlere gitmek lazım. Bu ciddi bir destektir. Daha sonraları daha güzel filmler çıkar. İzleyicisi olmaz düşüncesiyle fazla kaynak ayırmaksızın böyle oluyor. Mesela marketten bir şey alacaksınız. Engellilerle ilgili konularda sponsor olanların ürünlerini, eğer fiyat ve kalitede bir fark yoksa  alalım. Çevremizdekileri de bu konuda teşvik edelim. Üniversite öğrencisi,  yüksek lisans veya doktora yapacak tanıdıklar varsa engellilerle ilgili tez veya araştırma yapsınlar. Engellilerle ilgili kurum ve kuruluşlarda gönüllü veya profesyonel görev almaya gayret edelim. Yukarıda söylediklerim zararlı şeyler değil. Belki başlarda nefsimize ağır gelebilir ama sonra insani olarak kendimizi iyi hissediyoruz. 

............

D.S. : Türkiye Beyazay  Derneği  olarak engellilerle ilgili yaptığınız projeler ülkemizde ses yetiren projeler oldu. ”Mutlu Engelli Hattı”, Eğitim Her Engeli Aşar” ,” Birlikte Yürüyoruz “ ,”Online Eğitimle Engelleri Aşıyoruz” ses getiren projelerden bazıları... Projelerinizde beklediğiniz amaçlara ulaştınız mı? Ülkemiz insanı, sade vatandaşıyla olsun, etkili ve yetkili insanıyla olsun projelerinizi yeterince sahiplendi mi? En önemlisi engelli dediğimiz insanlarımız projelerinizin uygulanmasından neler kazandı, hayatlarında neler değişti?
L.A.: Projelerimizin çoğunda başarılı olduk. Bilerek veya bilmeyerek engel olanlar oldu ama çoğunlukla çok büyük destekler gördük. Hepsine gıyaplarında tekrar teşekkür etmek istiyorum. Engel olanlar engel olduklarıyla kaldılar. Hiç bir arabanın tekeri tümsekte kalmaz. İyi insanlar var oldukları sürece engel çıkarmalar can sıkar ama daha çok da bizim kalitemizi yükseltir, bizi motive ederler. Engellilerin hayatlarında önemli değişiklikler olduğunu rakamlarla gördük. Eğitim Her Engeli Aşar kampanyasında 220 bin kardeşimizin hayatı değişti. Binlerce kardeşimiz işe başladı. Binlerce kardeşimiz edindiği bilgilerle hayatlarını daha iyi hale getirdiler. En son Online Eğitimle Engelleri Aşıyoruz projesinde 531 kardeşimiz tablet bilgisayar sahibi oldu ve online eğitim alıyor. Bu demektir ki Türkiye’nin en büyük engelliler okulu Beyazay’a ait. Siz çalışın şu veya bu şekilde işe yarıyor.

............
D.S.: Engelli bir insana,” sen çalışma, yorulma, evde otur ,insan içine çıkmasana ayda şu kadar para vereceğiz zaten iş yerine gelmene gerek yok.” Okula gelmene gerek yok sen engellisin zaten yazık çok yoruluyorsun eziyet çekiyorsun, okula gelmeden biz sana diploma vereceğiz.” Yaklaşımları ne kadar doğru, olması gereken yaklaşım ne?
L.A.: Nefsimize çok iyi gelebilir başlangıçta. Şu anda bu durum engelsizler için de geçerlidir. Üç beş torba kömür, üç beş torba erzak, üç beş kuruş parayı alın teri dökmeden de elde edebiliriz. Pekiyi insanlar eğitimi bırakır mı? Çalışmayı bırakır mı? Gecesini gündüzüne katıp okuyor, çalışıyor, zorluklara, sıkıntılara katlanıyor. Neden? Çünkü daha iyi bir gelecek bekliyor. Birilerinin bana vereceği ancak atanır. Ne demişler “Elden öğün olmaz, o da vaktiyle gelmez” Ben bunu hep yaşadım. İnsanlar bir şeyler yapabilir ama insanın kendisi kadar yapamaz. Ne demişler, “İnsanın sözü en çok kendine geçer” Neler yapılması gerektiğine gelince. Tam tersini yapmak lazım. Engelli bir birey tembel tembel evde yatmak bile istese, “Kardeşim, olur mu böyle? Sen de eğitim gör, çalış, topluma katıl” demek lazım.

............

D.S. : Engelsiz dediğimiz insanlar bile kendileri ile sizin kadar barışık değil; başarmak için azimli değil, sizin kadar gülmüyor ve görmüyor? Sizin farkınız ne? Hayata hangi pencereden bakıyorsunuz ki bu kadar güzelliği bir arada tutabiliyorsunuz?
L.A.: Bu sorunuzun cevabı Mevlana’dan gelsin. “Firavun, Musa’yı sokaklarda, dışarlarda aradı ama aradığı kendi sarayındaydı. ”Hepimizin aradığı aslında kendimizdedir. Tabi ki başkalarını yargılamak istemem. Dilerim ki canları sıkacak sebep, gerçekten vardır. Ama gerçekten öyle bir sebep yoksa insan boşu boşuna günlerce aylarca canını sıkmış oluyor. Hatta intihar ediyorlar. Ben neye inanırım: “Üzerime düşeni yaparım, benim kontrolümde olmayan şeyleri yapamadım diye de üzülmem.”  Yağmurun yağmasını engelleyebilir miyim? Tabi ki hayır. O zaman yağmur yağınca niye üzüleyim ki? Benim yapabileceğim nedir= Çatımı tamir etmek, şemsiyemi, yağmurluğumu yanıma almaktır. Aklımın erdiği kadar tedbir aldıysam ve buna rağmen ıslandıysam bundan ders çıkarıp faydalanmaya, tadını çıkarmaya bakmaktır. Hayat bu kadar basit.

.............

D.S. : Doğuştan kör olmak ve sonradan kör olmak üzerine ilgili ilgisiz herkes nedense bir kıyaslama yapar, biz de o meşhur soruyu sorsak size, doğuştan kör olmak ve sonradan kör olmak arasında zorluk yönüyle bir fark var mı?
L.A.: Bu sorunun cevabı hiç bir zaman bulunamayacak. Sadece tahmin edilecektir. Zira ben doğuştan kör olmadığım için doğuştan kör olanların yaşadıklarını onların anlattıkları veya tahmin edebildiğim kadar bileceğim. Aynı şekilde doğuştan kör olanlar da benim yaşadıklarımı aynı şekilde bilecek veya öğrenecekler. Bu gayet güzel bir hayal alanı. Bu hamur çok su götürür. Benim kanaatim şöyle: Doğuştan körler birileri söylemeseydi kör olduklarını bilmeyeceklerdi. Kendilerine göre bir evren var. Bir taşı tuttuğunda neler hissettiğini biz hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Zira onun hissettikleri bizim kelimelerimizle ifade edilmiş olacak. Ama aynı kelime, aynı anlama mı geliyor? Ben zaman zaman görenlerin kelimelerini kullanarak tarif ediyorum. Mesela, “Kartonun parlak yüzü” hâlbuki parlaklık bir görme ifadesidir. Kör biri için parlaklık diye bir şey olmaz. Benim için bu ifade olsa olsa “kayganlık” olur. Her parlak olan şeyin kaygan olduğu fikrinden yola çıkarak bunu söylüyorum. Öte yandan körlükle görmeyi karşılaştır deseniz karşılaştırırım. Zira 11 yaşına kadar gördüm. Dolayısıyla insanların neyi gördüklerini ve neleri görmediklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Doğuştan kör olan birinin gözü açıldığında neler yaşadığını bilseniz aslında insanın görmediğini, insana gösterildiğini anlarsınız.  İnsanlar gözlerinden yönetilirler. Tabi bu mevzu çok uzun bir mevzu. Bunları anlatmak için bir takım tecrübeler yaşatmak lazım
............

D.S. :
On bir yaşından sonra hastalık sonucu görme yetini kaybettiniz. Görme yetinizi kaybettikten sonra karşılaştırma yaparsanız hayatınızda değişen ve değişmeyen şeyler neler?
L.A.: Benliğim hariç her şey değişti. Algılarım değişti. Gerçeklerim değişti. Eğitimim hem maddi hem de manevi anlamda değişti. Dışlandıkça dışlanmanın ne olduğunu öğrendim. Hem dışlananları anlamış, hem de dışlayanları anlamış oldum. Oyunlarım, çevrem, üzüntülerim ve sevinçlerim değişti. Hazlarım değişti. Somutlaştırırsak traş olurken ayna kullanacaktım, şimdi kullanmıyorum. Tırnaklarımı keserken parmaklarımın ucuna bakarak kesiyordum şimdi ona ihtiyacım yok. Eskiden görerek öğreniyordum, şimdi onun dışındaki bütün duyu organlarımı kullanıyorum. Eskiden kadınlardan farklı etkileniyordum şimdi farklı etkileniyorum. Hangisini tercih edeceğimi düşündüğümde karar veremiyorum. Şu anki yaşadıklarımdan memnun olduğum için ikinci bir seçeneğe ihtiyaç duymuyorum. Çevreme analitik bir şekilde baktığımda da şunları fark ettiğimi söylemem lazım: Bir insan sadece körlük veya görme şeklinde değil, bebeklikten çocukluğa, ergenliğe veya yetişkinliğe geçtiğinde de çok değişiyor. Hayatında çok ciddi değişiklikler yaşıyor. Bir dönem sevdiği, onsuz olamadığı şeyler bir dönemde nefret ettiklerine dönüşebiliyor. Hasılı hepimizin hayatında değişimler, farklılıklar kaçınılmaz. O yüzden evrene bakıp keşfetmeye çalışmak lazım. Hepimiz aslında hem kâşif olmalı hem de keşfedilen; hem kendimiz kâşif, hem de kendimizin kâşifi .

..............

D.S. : Çok yoğun olduğunuzu,  engelliler sorunları ve çözümleri yönünde büyük çabalar harcadığınızı projeler üretme yönünde sık sık ekibinizle çalıştığınızı farklı illerde seminerlere, panellere katıldığınızı biliyorum. Bu kadar yoğunluğunuz içinde zaman ayırıp sorularımızı içtenlikle cevapladığınız için çok teşekkür ederim. İnşallah bir gün sizi Karaman’ımızda da misafir etmek  ve değerli fikirlerinizden faydalanmak isteriz.
L.A.: Ben teşekkür ederim. Faydalı olabilmişsek ne mutlu. Amacımız zaten engellilerin sesi soluğu olabilmek  bunu başarabilmişsek ne mutlu. Sesimizi duyurmamıza katkı sağladığınız için ayrıca teşekkür ederim güzel  sorularla hoş bir söyleşi oldu sanırım.   Karaman’a gelme konusuna gelince yıllar öncesinde 1970’lerda Karaman’a  kısa süreli de olsa gelmiştim. Neden olmasın bakarsınız bir gün Karaman’a da yolumuz düşer. Ben de bundan çok mutluluk duyarım. 


banner619

banner618

banner625

banner612

banner590