Yıllar önce kaleme aldığım “Kayıbolan Değerlerimiz” ve “Sömürülen Gençlik” başlıklı yazılar, bir dönemin eleştirisi olmanın ötesinde, geleceğe bırakılmış ciddi uyarılar niteliği taşıyordu. O gün dile getirilen endişeler, bugün yaşadığımız olaylarla birlikte ne yazık ki daha net, daha sert ve daha acı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Aradan geçen zaman, bu uyarıların ne kadar yerinde olduğunu gösterirken, aynı zamanda ihmal edilen her konunun nasıl büyüyerek toplumsal bir soruna dönüştüğünü de gözler önüne sermektedir.
Bir toplumun en büyük gücü ne yeraltı kaynaklarıdır ne de ekonomik büyüklüğüdür. Bir milletin asıl gücü; değerlerine bağlı, kimliğini bilen ve sorumluluk sahibi bir gençliktir. Ancak bugün geldiğimiz noktada, bu gücün giderek zayıfladığını görmek zorundayız. Kültürel bağların zayıflaması, aile yapısındaki çözülmeler, eğitim sistemindeki eksiklikler ve kontrolsüz teknolojik etkiler; gençliği köklerinden uzaklaştıran başlıca unsurlar haline gelmiştir.
Kültür, bir milletin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden bir toplum, yönünü de kaybeder. Bugün gençlerimizin büyük bir kısmı, kendi değerlerinden uzak, başka hayatlara özenen ve kendi kimliğini ikinci plana atan bir anlayışla büyümektedir. Bu durum, sadece bireysel bir tercih değil; uzun yıllardır ihmal edilen kültürel politikaların bir sonucudur. Yabancı kültürlerin etkisinde kalmak elbette kaçınılmazdır; ancak mesele etkilenmek değil, özünü kaybetmektir. Bugün yaşanan tam olarak budur.
Teknoloji ise bu sürecin en güçlü taşıyıcısı haline gelmiştir. Bir zamanlar hayatı kolaylaştıran bir araç olarak görülen teknoloji, bugün gençliğin düşünce yapısını şekillendiren, davranışlarını yönlendiren bir güç haline dönüşmüştür. Sosyal medya, dijital platformlar ve kontrolsüz içerikler; gençlerin gerçeklik algısını değiştirmekte, onları yalnızlaştırmakta ve zamanla toplumdan koparmaktadır. Sanal dünyada var olmaya çalışan birey, gerçek hayatta kendine yer bulmakta zorlanmaktadır.
Bu kopuşun en tehlikeli boyutu ise şiddet olarak karşımıza çıkmaktadır. Son günlerde yaşanan ve eğitim kurumlarını dahi hedef alan saldırılar, aslında sadece güvenlik açığıyla açıklanabilecek olaylar değildir. Bu, çok daha derin bir sorunun; değerler sisteminin çöküşünün ve gençliğin yönsüz bırakılmasının bir sonucudur. Okulların, yani eğitimin ve geleceğin merkezinin, şiddetle anılır hale gelmesi, hepimiz için ciddi bir uyarıdır.
Bu noktada en kritik alanlardan biri eğitim sistemidir. Yıllardır sürekli değişen, istikrar kazanmayan ve çoğu zaman sadece sınav odaklı ilerleyen bir sistem içerisinde gençler, hayata hazırlanmak yerine bir yarışın içine hapsedilmiştir. Oysa eğitim; sadece bilgi vermek değil, insan yetiştirmektir. Ahlaki değerlerden yoksun, sorgulama becerisi gelişmemiş, sadece sınav başarısına odaklanmış bir gençlik; toplumun ihtiyaç duyduğu bilinçli birey profilinden oldukça uzaktır.
Eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması artık bir tercih değil, zorunluluktur. Bu sistem; gençlerin yeteneklerini keşfeden, onları hayata hazırlayan, mesleki beceriler kazandıran ve en önemlisi değerler eğitimi ile desteklenen bir yapıya kavuşmalıdır. Gençler sadece akademik başarıyla değil; karakter, sorumluluk ve toplumsal bilinçle yetiştirilmelidir.
Ancak burada sorumluluk sadece eğitim kurumlarına ait değildir. Aile, bu sürecin en temel yapı taşıdır. Bir çocuğun karakteri, büyük ölçüde ailede şekillenir. Sevgi, saygı, disiplin ve sorumluluk duygusu ilk olarak ailede öğrenilir. Bugün aile içi iletişimin zayıflaması, ebeveynlerin çocuklarıyla yeterince ilgilenememesi ve dijital dünyanın çocukların yerine geçmesi, ciddi bir boşluk oluşturmaktadır. Bu boşluk ise çoğu zaman yanlış yönlendirmelerle doldurulmaktadır.
Toplumun diğer unsurları da bu süreçte önemli rol oynamaktadır. Medya, sosyal çevre, arkadaşlık ilişkileri ve kamusal politikalar; gençliğin yönünü belirleyen önemli faktörlerdir. Gençlere sadece eleştiri sunan değil, çözüm üreten bir yaklaşım benimsenmelidir. Onlara güvenilmeli, sorumluluk verilmelidir. Üreten, düşünen ve katkı sağlayan bir gençlik için uygun zemin hazırlanmalıdır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, tesadüf değildir. Yıllardır görmezden gelinen sorunların birikmiş halidir. Ve bu sorunların çözümü de ancak ortak bir bilinçle mümkündür. Devlet, aile, eğitim kurumları ve toplumun tüm kesimleri bu sorumluluğun bir parçasıdır.
Unutmamalıyız ki; gençlik sadece bugünün değil, yarının da teminatıdır. Onları kaybetmek, geleceği kaybetmektir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü bugün her zamankinden daha fazla anlam kazanmaktadır:
“Milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlerin esiri olurlar.”
Artık yapılması gereken bellidir.
Kültürümüze sahip çıkmalı, eğitim sistemimizi güçlendirmeli, aile yapımızı korumalı ve gençliğimizi doğru yönlendirmeliyiz.
Çünkü mesele sadece bir neslin değil,
bir milletin geleceğidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: