Kültürümüzde “Ağlamayan çocuğa emzik verilmez” diye bir söz vardır. Bu söz, bir insanın ihtiyacını karşılayabilmesi için, “derdini anlatmayan derman bulamaz” anlamında kullanılıyor. Evet, insanlar bazen seslerini duyurmalıdır. Hallerini arz etmelidir ki ona kulak verilsin, hakkı teslim edilsin, ihtiyaçları karşılansın.
Bu söz, bazen de hakkı teslim edilmeyen birine telkinde bulunmak için söyleniyor. Yani bir insan düşünün ki, alın teriyle, bilek gücüyle ya da zihin teriyle bir şeyler başarmış ama görmezden geliniyor. Emeği hiçe sayılıyor. Hakkı teslim edilmiyor ama o kişi sabırla bekliyor. Böyle bir durumda, suçlu, hakkı çiğneyen değil de hakkı çiğnenenmiş gibi, ona bu minvalde akıl veriliyor. “Tamam, haklısın, alacağın var ama sen istemedin ki, ağlamadın ki” deniyor. İşte bizim “kalabalığa uymadığımız” nokta burası.
Bir hakkın teslimi için neden ağlansın?
Neden kapılar aşındırılsın ki?
Ne yani, şimdi aç bırakıldığı için ağlayan çocuk çok yerinde bir iş mi yapmıştır? Bir çocuğun emziğe kavuşmak için ağlayacak kadar ihmal edilmesi, bir gaflet değil midir? Sorumluluk, onu ağlatmadan düşünmeyi gerektirmez mi?
Aslında kişi, karşısındakinin bir şeyler hak ettiğinin farkında. Ama o hakkı teslim etmek için karşıdakinin ağlamasını, yalvarmasını istiyor/bekliyor. Eğer bir gün ona “niye o hakkı teslim etmediği” sorulacak olursa da “istemedi ki, ağlamadı ki” diye bir mazereti olacak.
Bu noktada;
amirler,
işverenler,
müdürler,
patronlar,
analar,
babalar,
yani kısaca yönetme ve birilerinin sorumluluğunu üstlenme makamında olup, kendisinden adalet beklenenler çok dikkatli olmalıdır.
Buna benzer bir de şu İngiliz atasözü var; “Gıcırdayan tekerlek yağı kapar”. Yani “eğer bir konuda şikâyet edersen daha iyi hizmet alabilirsin.”
Aynı mantık.
Daha iyi hizmet vermek için birilerini “gıcırdatanlar”, zalim ve kadirbilmez değil midir?
“De ki: "Benim Rabbim, sadece doğru olanın yapılmasını/adaleti emretmiştir…” (7/ Araf, 29)
“İşçinin ücretini, alın teri kurumadan verin” (İbn Mâce, Ruhûn, 4) buyuran bir nübüvvet anlayışı dururken, sorumluluklarımızdan kaçmamıza yarayacak bir anlayış geliştirmek bir gün hepimizi mağdur edecektir.
Tüm bunlara rağmen yine de şunu biliyoruz ki; yaşadığımız dünyada, zalimler ve diktatörler insanların haklarını, hâlâ bir isyan, bir çığlık, bir direniş olmadan vermemektedirler. Gazze’nin 7 Ekim çırpınışını da bu noktadan değerlendirmek lazım.
Bu yüzden, Amerika’da uzun, inişli-çıkışlı ve meşakkatli bir hayat ve fikir yolculuğundan sonra İslam’la tanışıp, bir özgürlük savaşçısı olan ve siyahi Müslümanlar nezdinde tüm mazlumların mücadelesini veren Malcolm X (İslam’la şereflendikten sonraki ismi Malik el-Şahbaz); “Hayatımın erken dönemlerinde öğrendim ki, eğer bir şeyi istiyorsan, biraz gürültü yapsan iyi olur” der ve devam eder…
“Bir taş at.
Bir taş daha at.
Bir şiir ateşle.
Bir yumruk yükselt.
Sesini yükselt.
Bir çocuk yetiştir.
Duvara bir slogan yaz.
Şehidleri an.
Bir hayal kur.
Tarihine sahip çık.
Sokaklara sahip çık.
Bir slogan at.
Bir tohum ek.
Bir ateş yak.
Terle.
Bir bildiri bastır.
Bir yara sar.
Hakikati söyle.
Bir miting düzenle.
Arkanı kolla.
Gökyüzüne bak.
Bir damla gözyaşı akıt.
Haritayı incele.
Ağırlığını hakkıyla taşı.
Biraz daha ağırlık kazan.
Sınırları(n)ı aş.
Hainlerle hesaplaş…”
İşte güne müthiş bir enerji ve motivasyonla başlamanın sırrı!

Yorumlar
Kalan Karakter: