“Onlar, inanan ve gönülleri Allah'ın zikriyle/Kur'an'ıyla tatmin bulan kişilerdir. Gözünüzü açın! Gönüller yalnız Allah'ın zikriyle/Kur'an'la tatmin bulur.” 13/Rad, 28
Bazen iç dünyamızın trafiği karışır. Her şey birbirine girer.
Acı-tatlı anılar,
gelecek kaygıları,
geçmişin pişmanlıkları,
dünyevi endişeler,
kavuşulamayan özlemler,
doyuma erememiş arzular…
Bir karabasan gibi çöker içimize. Daraldığımızı, bunaldığımızı hissederiz. Kendimizi çok yalnız ve değersiz hissederiz.
İnsan hep kendisinin farkında olunsun, kendisine değer verilsin, söyledikleri duyulsun, eyledikleri görülsün ister. Bakın o yüzden geçtiği yerlere hep bir iz bırakmak ister. Bazen bir şarkı sözünü duvara yazar, bazen bir sloganı parkın bankına kazır, bazen tuttuğu takımın harflerini karalar bir tahtaya… hatta wc kapılarına.
Oysa onu ne gören ne bilen ne de bilecek olan vardır. Olsun o yine de oraya bir iz bırakacaktır. Gıyaben de olsa arkasından düşünülsün yeter.
İşte insan böyledir.
Hele kendisini beğendirmek uğruna çektiklerine ne demeli?
Tuvalette iki büklüm oturan bir faniye albenili görünmek için defalarca bıçak altına yatar,
en hayati ihtiyaçları dururken en lüzumsuz kozmetiklere parasını harcar,
yine bu uğurda kendisine işkence seansları gibi diyetler, sporlar yapar, hatta bu uğurda ölür…
bir lıke/beğeni alabilmek için olmadık taklalar atar…
Oysa onu hep gören,
onun farkında olan,
ona değer veren,
söylediklerini hatta söyle(ye)mediklerini duyan,
yaptıklarını ve yapmadıklarını gören, değerlendiren,
onu seven bir Rabbi vardır da, o, “O”nun farkında değildir.
O yüzden kendisini “O”na beğendirmek için hiçbir fedakârlık yapmamaktadır.
Sonuçta insanların bencil değirmenlerinde öğütülüp, onları ve kendisini memnun edemediği için, haset, gıybet, nefret, hırs, tutku fırtınalarında savrulmakta, bir türlü sükûn bulamamaktadır. Savruldukça tutunmak için bir dal aramaktadır. Kendini anlayamamış ve yerini bir türlü bulamamıştır. Zira hayata yüklediği anlam, bu dünyanın sınırlarını aşamamaktadır. Oysa onun içinde/kalbinde ebediyet tohumu ekilidir. Bu tohumun meyvelerini burada ve şimdi devşirmek istemekte ama bu fani dünyanın iklimi bunun için yetersiz kalmaktadır. Ne kimyasal ilaçlar ne sahte gübreler ne narkozlu sular ne tutmayan aşılar derdine derman olmaktadır. Bir sam yeli esip her şeyi mahvetmektedir. O tekrar hırslanıp tekrar uğraşmaktadır ama her bir müdahale başka bir marazı tetiklemektedir.
Kısaca;
“Gençlik… Gelip geçti… Bir günlük süstü;
Nefsim doymamaktan dünyaya küstü.
Eser darmadağın, emek yüzüstü;
Toplayın eşyamı, işim acele!” diyen üstadın çizdiği resim yaşanmaktadır.
Seğirtilen terapistler, danışmanlar, numerologlar, medyumlar, büyücüler, cinciler, beauty salonları, din tüccarları, astrologlar… işte hep bu arayışın duraklarıdır.
Oysa işin sırrı, ruh gibi, kalp gibi uçsuz-bucaksız bir içsel/manevi dünyayı gerçek sahibiyle buluşturmaktır. Tamam, “İnsan” topraktan geldiği için maddi tarafı topraktan gelenlerle bir şekilde doyuma erecektir. Ama ruh öyle mi ya? O ilahîdir. O yüzden gıdası da ilahî olmak zorundadır. İnsan maddi ve manevi iki yönü olan bir varlık olduğu için, “dengeli beslenme” (!), çok önemlidir.
“Hayy”dan gelip “Hû”ya gittiği şu kısacık ömründe, içindeki ebediyet tohumunu yeşertebilmesinin yegâne yolu, yazımızın serlevhasını oluşturan kerim ayette belirtildiği gibi “ZİKRULLAH”tır.
Zikrullah: Kur’an’dır, Vahiy’dir,
Allah’ı dikkate alarak yaşamaktır,
Allah’ı anmaktır,
Allah yokmuş gibi yaşamamaktır…
Yazımızın konusu gereği, burada bahsettiğimiz itmi’nan’ın merkezi olan “KALP” ise, “Ruhanî, ilahî bir lütuf olan ve bütün şuur, vicdan, duygu ve sezgilerimizin, düşünme kuvvetimizin kaynağı yani manevî alemimizin merkezi konumunda olan, herhangi bir yer tayin edemediğimiz kalbdir ki, "insan ruhu" da denilir. İnsanın asıl gerçeği de budur.” (Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 185-186. (209-210))
Bu anlamda, aklı, şuuru, vicdanı, duyguları, yani kısaca kalbi ve ruhu tatmin eden, doyuma ulaştıran, sükunete erdiren, dinginliğe eriştiren, anlam ve Allah ile buluşturan vahiydir, yaradanı anmaktır.
Küçük ruhlar, küçük akıllar basit şeylerle tatmin olmaya çalışırlar. Büyük akıllar ise büyük değerlerle tatmin olurlar. İlahi değerlerden daha aşağısına razı olan akıllar, cam parçasına elması değişen çocuk aklına benzer.
O halde;
“Ey iman iddiasında bulunanlar! Malınızın, mülkünüzün veya çocuklarınızın sizi (zikrullah’tan) Allah'ı anmaktan/Allah'ın zikri olan Kur'an'dan alıkoymasına izin vermeyin! Çünkü böyle davranan herkes ziyana uğrayanlardan olur.” 63/Münafikun, 9

Yorumlar
Kalan Karakter: