Cahiliye karanlıklarını, Nur dağı’ndan aydınlatmaya başlayan ve peygamber efendimiz (s.a.v)’in şahsında bizlere de verilen ilk emirLER şöyle:
“OKU! Yaratan Rabbin adına; O, insanı “’Alak”tan (sevgi ve alâkadan/bir aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku! Zira Rabbin sonsuz kerem sahibidir; O insana (bilgiyi) KALEM’le (kaydetmeyi) öğretti, O insana bilmediklerini öğretti.” (96/’Alak, 1-5)
Kitabımızın “oku ve yaz!” emriyle başlaması bir mesajdır: “Artık “ilim/bilim/bilgi/bilinç çağı” başladı. Artık, okuyan, yazan, düşünen, güç ve kuvveti ilimde, sanatta, teknikte arayan, kanaatlere, düşüncelere, inançlara ancak ikna ile yaklaşan, asla baskı, dayatma ve zorlamayı kabul etmeyen bir dönem başlamıştır. Karanlıkları aydınlatmaya talip bir vahyin talebesi olarak, sen de içinde yaşadığın zamanın maddi-manevi karanlıklarına ışık olabilmen için, kendini ona göre yetiştir…”
Okumak, bizim “beşer”likten çıkıp, “insan” olma yolunda en büyük yardımcımız olacaktır.
Âlemlerin Rabbi karşısında haddimizi,
eşya karşısında ise kadrimizi anlamamızı sağlayacaktır.
“İlim: İnsanın âlem içerisindeki yerinin ve konumunun farkına varmasına katkı sağlayan bilgidir”, diye tarif edilir. Bilgi de okuyarak elde edilir. Bilgi’nin en sadık kaynağı ve taşıyıcısı ise her şeye rağmen hâlâ kitaplardır.
Bizler, çoğu zaman bilgisine sahip olduğumuz şeyin kendisine de sahip olduğumuzu sanırız. Örneğin; ilk emrin “oku ve yaz”, okunacak en güzel kitabında Kur’an olduğunu biliriz. Ama bu bilgi nedense bizi okuma eylemine yönlendirmez. Buna çoğu zaman “zaman yetmezliği”ni bahane ederiz. Oysa bir düşünsek, en olmadık, en lüzumsuz işlere dahi bol bol zaman ayırdığımızı görürüz.
“Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkâr ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” 2/Bakara, 121
Peygamberimiz aleyhisselam ahirette ümmetini tek bir şeyden şikâyet edecek: “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk ettiler.” (Furkan, 30)
Artık ruh ve beyin açlığımızın da farkına varmalıyız.
Peygamberimizin dikkat çektiği “cehalet sarhoşluğu”ndan kurtulmak için, bütün mazeretleri bir kenara atarak,
dünyevi meşgalelerin nispeten biraz daha azaldığı,
gecelerin uzamasıyla vakitlerimizin bollaştığı,
bir akşamda üç sokak gezilebilecek şu zaman dilimlerinde,
biraz değil bir hayli daha okuma melekesi kazanmalıyız.
“İçine koyacak bir şeyi olana bir günün, bin cebi olduğunu” ve
“En büyük üniversitenin, iyi kitaplardan oluşan bir kütüphane olduğunu” bilmeliyiz.
“Bilenlerle, bilmeyenlerin bir olmadığını” (39/Zümer, 9),
Biz kitap okumazsak, birilerinin bizim canımıza okuyacağını bilmeliyiz.
Kitapla, ilimle, irfanla, tefekkürle meşgul olmayan insan, “boş bir teneke”ye benzer.
O bütün boşluğuyla ayaklar altında dolanır.
Gelip geçen ayaklardan pervasız tekmeler yer.
Esen en ufak yelde oradan oraya savrulur.
Biraz sert fırtına olursa havalanıp birinin tepesine iner.
Bu arada anlamı olmayan bir sürü tıngırtı çıkarır durur.
İnsanların başını ağrıtır.
Günlük hayatımızda,
ayak altımızda dolaşan,
migrenlerimizi azdıran,
tepemize inen epey “boş teneke” olduğunun herhalde siz de farkındasınızdır.
Kitapla, ilimle ve tefekkürle meşgul olan biri ise, başını kayalara vura vura dağ eteklerinden gelip, taş çeşmenin tahta oluğundan akan bir suyun önünde dolan testiye benzer. Bütün berraklığı ve tatlılığıyla dolan su onu yavaş yavaş ağırlaştırır. O, bu haliyle susuz bir çiçeğe can suyu ulaştırabileceği gibi; çölde, yolda kalmış bir susuza da ab-ı hayat sunabilir. Unu ve tuzu olan bir anaya hamur yapması için yoldaş olur. Hep titizlikle korunur ve kutsal bilinip belden yukarılara taa başa kaldırılır ve en güzel dudaklarla buluşur.

Yorumlar
Kalan Karakter: