Sabah kalktığınızda yoğun bir telaş mı bekliyor sizi?
Ödenecekler, alacaklar, satılacaklar, alınacaklar…
Arabanın vizesi, sanayide tamir işleri…
Dükkânın tadilatı, evin boyası, çatısı, kirası, icrası…
Bulaşıklar, yemekler, çamaşırlar, odalar, balkonlar, salonlar, merdivenler…
Lambriler, koltuklar, günler, partiler, pırtılar…
Bitmiyor değil mi? Her gün de böyle…
Güneşi ardına almış, koşarak gölgesine yetişmeye çalışan biri gibiyiz.
Ama ne mümkün? Biz kovaladıkça o kaçıyor.
Belki yarın diyoruz. Iıh yarın da aynı.
Eğer tüm bunları yaşıyorsak, öncelikle bilelim ki bizim çok büyük bir zenginliğimiz var demektir.
İşimiz, evimiz, sağlığımız, özgürlüğümüz olmasa tüm bu telaşlarımız olur muydu sizce?
Peki tüm bunlara sonsuz bir şükür ve minnet duyacağımız yere ne yapıyoruz farkında mıyız?
Şikâyet!
Evet tuhaf bir şikâyet halindeyiz.
Zamanın yetmediğinden, yorgunluktan, koşturmaktan, hapşırmaktan…
Bu şikayetlerin arasında koca bir nimetler demetini, nimetlerin sahibini ve asıl ebedi nimetler diyarını unutuveriyoruz.
Biz tek dünyalı mıyız ki böyle savrulalım?
Bizim asıl yurdumuz yok muydu?
Sakın bu kısır döngülerimizin sebebi bizim bu seküler tapınışımız olmasın?
Gündem/öncelik titizliğimiz o kadar önemli ki…
Şu nebevi uyarıyı okuyup, yazının başına dönüp bir kez daha düşünelim isterseniz:
“Kimin kaygısı âhiret olursa Allah onun zenginliğini kalbine yerleştirir, iki yakasını bir araya getirir/işlerini toparlar ve dünya zelil bir şekilde ona gelir.
Kimin kaygısı da dünya olursa Allah onun fakirliğini iki gözü arasına koyar ve onun iki yakasını bir araya getirmez/işlerini dağıtır; kendisine de ancak onun için takdir edilen dünyalık ne ise o gelir.”
Yorumlar
Kalan Karakter: