“Kulak vermek” demişti konuşmacı, “vermektir kulağı hakikatin sesine”.
“Hayvanlar ağzından, insanlar kulağından beslenir” demişti.
Kafasında yankılanmaya devam ediyordu bu sözler ve şu ifadeler;
“Dikkat ederseniz, hayatımıza yön veren birçok algımız, hep kulağımızdan dolan sözler neticesinde oluşmuştur. Halk arasında duyduğumuz birçok atasözü yaşam felsefemiz olmuştur. Yaptığımız bir iyiliği ya da işlediğimiz bir hatayı hep o klişe sözlerle savunuruz.
Mesela;
Yaptığımız iyiliğin karşılıksız kalmasından korktuğumuzda ‘iyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlık (yaradan) bilir’ deriz.
Merhametsiz davransak ‘merhametten maraz doğar’ şeklinde savunmaya geçeriz.
Kötülük gördüğümüzde ‘zalimin zulmü varsa, mazlumun Allah’ı var’ deriz.
Olur olmaz bakışlarımız eleştirilirse ‘güzele bakmak sevaptır’,
Kazancımız bulanık ve bulaşık olduğu için birilerinin midesini bulandırdıysa ‘uydurana yar da helal, kâr da helal’ sözlerine can simidi gibi yapışırız.
Hülasa kulağımızdan bir şoför girer beynimize ve hayat yolculuğumuzu kontrol eder.
Yine Müslüman toplumlarda, halk dilinde, “elham, amenerrasülü, hüvallahüllezi, gulhü” olarak bilinen sure ve ayetler hemen hiç özel gayret sarf etmeden ezberlenilir/öğrenilir. Neden? (Not: Sure isimleri, Fatiha, Bakara, Haşr ve İhlas’tır.)
Çünkü namazlarda, düğünlerde, cenazelerde falan o kadar çok duyulur ki, artık kulaklara aşina gelir.
Şimdi Kur’an’ın şu ayetlerine kulak verelim mi?”
Herkeste hoş bir tebessüm oluşturan bu sorudan sonra kaldığı yerden devam etmişti:
“Bakın burada ahiretten bir sahne sunuluyor ve kulakları yüzünden yani kulaklarını yerli yerince kullanmadıkları için cennete gidemeyen ve pişmanlık duyan insanlardan söz ediliyor;
“Rablerine nankörlük edenler için ise cehennem azabı vardır. Ne kötü bir son duraktır orası!
Onlar oraya atıldıkları zaman, cehennemin kaynarken çıkardığı dehşetli fokurtuyu işitecekler. Öyle ki cehennem öfkesinden neredeyse çatlayıp parçalanacak.
Ne zaman oraya bir gurup atılsa, oranın görevlileri onlara sorar: -Size bir uyarıcı gelmedi mi?
Onlar: -Evet, bize bir uyarıcı gelmişti, fakat biz onu yalancılıkla suçladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir sapkınlık içindesiniz, dedik.
EĞER VAHYE KULAK VERMİŞ OLSAYDIK YAHUT AKLIMIZI KULLANSAYDIK bugün bu alevli ateşe düşenlerden olmazdık, derler.
İşte günahlarını böyle itiraf edecekler...!” (67/Mülk, 6-11)
Yalnız buradaki pişmanlığın, sadece kulak vermeMEkten kaynaklanmadığını fark etmenizi istiyorum. Zira hemen devamında “aklımızı kullansaydık” ifadesi yer alıyor -ki- bu da bize kulak vermenin yetmediğini, duyduklarımızın akıl eleğinde elenmesi gerektiğini öğretiyor. Böylece haram bulaşmış kazancı ‘uydurana yar da helal, kâr da helal’ “ataNsözü” ile savunamayacağımızı fark ederiz.
Hayatımıza “kulaktan dolma” bilgilerin yön vermemesi için, “kulaktan girene, ağızdan ise hem girene hem de çıkana çok dikkat etmeliyiz.”
Program başlarken bir elinde not defteri, diğerinde kalem vardı. Program sona erdiğinde ise, kalem olan elinin gayri ihtiyari olarak kulaklarında gezdiğini fark etmişti. Suçüstü olmuş gibi hissetti bir an. Ama şöyle etrafına bakınınca gördü ki, birçok kişi de kulaklarına dokunuyor. Sanki bu ayetle herkes bir aydınlanma yaşamış, bir (yani iki) kulağa sahip olduğunun ve onların öneminin yeni farkına varmıştı. İnsanın dünyevi ve uhrevi hayatını böylesine etkileyen bu “alıcılar” demek ki öyle herkese ve her şeye verilemez diye düşündü.
“Onlar (her) sözü dinler; ama en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın doğru yola ulaştırdığı kişilerdir. Öz akıl sahipleri de işte sadece onlardır.” (39/Zümer, 18)
Yorumlar
Kalan Karakter: