Doğduğumuz andan itibaren, içinde bulunduğumuz ortam, aile, tarih, coğrafya, sosyal çevre, eğitim hayatı, medya, sokak… hep bir şeyler yükler bize. Kimi olumlu kimi olumsuz, kimi gerekli kimi gereksiz…
Öyle bir hedeftir ki insan:
Kitabımızda apaçık düşman olarak tanıtılan şeytan mı dersin,
Henüz kendileri kurtulamadığı halde kurtarıcılık rolüne soyunan ideolojiler ve ideologlar mı dersin,
Günah sektörünün baronları mı dersin,
Allah’a rağmen kullara hükmetmeye kalkan Tağutlar mı dersin,
İnsanın kendi eliyle kendi başına ilah tayin ettiği ruhbanlar mı dersin…
Hepsi ama hepsi insana oynamaktadır. Kendi yükledikleri ile insanı zihnen ve bedenen ele geçirmek, onu zaaf, tutku ve ihtiyaçlarından yakalayarak kendi amaçları doğrultusunda kul/lanmak isterler.
Bunu çok iyi bilen ve kullarının başka kapılarda harcanmasını istemeyen Alemlerin Rabbi, şöyle bir çağrıda bulunur: “Böylece sen, batıl olan her şeyden arınmış olarak, yüzünü kararlı bir şekilde Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı doğa/fıtrat kanununa/ dine çevir! Allah'ın, insanın doğasına yerleştirdiği fıtrata uygun davran ki, Allah'ın yaratmasında bir değişime meydan verilmesin. Bu, gerçek dinin amacıdır; fakat insanların çoğu bilmez.” (30/Rum, 30)
Yani insan doğal halinde bırakıldığında, peygamberimizin (aleyhisselam) beyan ettiği gibi “İslam fıtratı” üzerindedir ve doğal bir Müslümandır. Fakat yukarda değindiğimiz gibi, doğduğumuz andan itibaren, içinde bulunduğumuz ortam, aile, tarih, coğrafya, sosyal çevre, eğitim hayatı, medya, sokak… hep bize bir şeyler ekler ve yükler. Kimi olumlu kimi olumsuz, kimi gerekli kimi gereksiz… Bu yükler, artık yeme-içme kaynak ve alışkanlıklarımızı, kültürümüzü, bilgilenme sürecimizi, manevi/his dünyamızı, dış görünüşümüzü yavaş yavaş şekillendirmeye başlar. Şekillenen bu halimizle artık ya Allah’tan başka kapıların mahkûmu ya da Rahman’ın yeryüzündeki vakarlı kulları oluruz (25/63).
Zira bu yükle(mele)rin, formatını dönüştürmesi neticesinde, yeryüzünde kendisine bir rol biç(il)miştir artık. Misyon anlamında kendisini ait hissettiği bir davanın düsturlarını, kimliğini taşıyacaktır. Bu kimlik aynı zamanda bir karakter ve şahsiyetin de yansıması olacaktır. Bu yansıma insanlığın başına gelmiş bir bela olabileceği gibi bir deva da olabilir. İşte bu yüzden bu yüklerden bazıları canımız pahasına taşınmalı, bazıları ise canımız pahasına atılmalıdır.
İnsan yükleri olan bir varlıktır.
İyiliği-kötülüğü,
Hastalığı-sağlığı,
Mutluluğu-mutsuzluğu,
İyimserliği-kötümserliği (şimdileri buna pozitif-negatif enerji deniyor),
Kültürel-toplumsal ve tarihi birikimi,
İnancı ya da inkârı… hep varlığı ile birlikte taşır. Kendisi farkında olmasa da zaten bir “hamal”dır. -Hatta doğada gezen bir insanın ayakkabı uçlarına ve bağcıklarına bulaşan polen ve tohumları bile hiç farkında olmadan başka coğrafya ve bitkilere taşıyabildiğini, doğa aşığı Serdar Kılıç beyin “Ulak” programında öğrenmiş ve çok şaşırmıştım.
Bu anlamda kendinizi bir yere koyabildiniz mi bilmiyorum. Ama şu an bu yazıyı okurken bile şöyle bir durup düşünün isterseniz. Günün şu anına kadar, neler taşıdınız içinizde, dışınızda, üstünüzde başınızda.
Duruşunuzla, bakışınızla, dilinizle, elinizle, jest ve mimiklerinizle, geçtiğiniz mekanlara, karşılaştığınız insanlara neler taşıdınız.

Yorumlar
Kalan Karakter: