Rabbimizin ilk indirdiği ayetlerde “oku” emrini verdikten sonra, “kalem”in bilinçlenme sürecimizdeki yerine de dikkat çektiğini bir önceki yazımızda vurgulamıştık.
Öyle enteresan ki; ‘Alaq Suresinin ilk beş ayetine dikkat kesildiğimiz zaman:
birinci ve üçüncü ayetlerinde olmak üzere; iki defa “OKU”maya,
dördüncü ayetinde ise “KALEM”e vurgu yapıldığını görürüz.
Yine daha sonra nüzul sürecinde ilk nazil olan surelerden biri olan “Kalem Suresi”nin ilk ayetinde de “KALEME VE YAZDIKLARINA” yemin etmesi ise; “yazma” vurgusunu pekiştirmektedir. Bu da kalemle yazılanların önemine çekilmiş ikinci bir dikkattir.
O nedenle insan, bir yandan okurken bir yandan da bazen eline bir kâğıt kalem alıp şöyle bir kenara çekilip bir şeyler yazmalıdır. Mesela bir sevdiğine bir mektup, bir günlük, bir anı, bir şiir...
Modası çoktaaan geçmiş bir nostaljik eylemi sizlerden yapmanızı istediğimin farkındayım. Ama deneyenler görecektir ki, şu hız ve haz çağında, bu eylem bizi daha bir dinginliğe, olgunluğa eriştirecektir. Zira bir insanın eline kâğıt kalem alıp şöyle bir kenara çekilmesi, bir masaya oturması, onu bir muhasebeye, tefekküre, düşünceye sevk edecektir. Kendisini keşfe çıkacak, sınırlarını fark edecektir. Süfli düşüncelerden, malayani konulardan azade olmayı başaracaktır. Zira Allah tarafından muhatab alınmış bir insan olarak, kendisine verilen ilk emirlere itaat etmeye, insanlığının hakkını vermeye başlamıştır.
Muhatab bazen sadece kendisi, bazen de bir başkasıdır. Ama yazanın o anki hissiyatı sanki koca bir dünyaya seslenmişçesine bir iç inşirahıdır.
Yazmak; insanın kendi iç dünyasına yaptığı bir yolculuktur. Önce iç dünyasında şöyle bir derinlere dalar. Kalemin ucundan dökmek için bir kelime arar. Adeta bir dalgıç gibidir. Bazen yılların oluşturduğu hatıralardan oluşan yosunlar arasına sıkışmıştır kelimeler, bazen geçen ömrünün ağırlıklarının tortularından oluşan bir deniz taşının altına. Beyninin ücra ve loş raflarında dolaşırken biraz soluksuz hisseder kendini. Biraz zorlanır, aranır, bakınır ama önünde sonunda çıkarır oradan onu. Meğer ne çok şey varmış ihmal ettiği. Kişisel ve bilinçsel tarihinin terkedilmiş arşivlerinde, kendini bulur. Ve bir inci bulmuşçasına sevinerek getirir, yüreğinden kalemine, oradan da satırlara nakşeder. Yazıldığı zeminin kâğıt olduğuna bakmayın siz. O doğrudan muhatabın gözlerine söylenmiş, yürek kulağına fısıldanmıştır aslında.
Yazmak bir sermaye işidir. Heybe dolu olmalıdır ki kalem dile gelebilsin. Bunun yolu da bol bol okumaktan, tefekkür etmekten, varoluşsal bir sancıyla kıvranmaktan ve bir sorumluluk bilinciyle yaşamaktan geçer.
“Okuyun”, diyor Ali Şeriati “okuyun. Çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor...”
Kur’an vahyini “OKU” emri ile başlatan Rabbimiz, bu okumanın, “yaratan Rabbin adıyla/adına” olmasını istemiştir.
Zira O’ndan bağımsız bir okuma belki, bilgi olur, veri olur, malumat olur, teknoloji olur ama ilim olamaz.
Yani insanı haşyete, hayâya, takvaya (sorumluluk bilincine), dünya ve ahiret dengesine ulaştıran bir “bilgi”, bir “ilim” olamaz.
İnsana bütün bunları kazandıramayan bir bilgi ise, açtığı ufuklardan insanlığın felaketi olarak yağabilir. İnsanı yüceltmek ve iki dünyasını mamur etmek yerine, insanın nasıl ezileceğine, öldürüleceğine ve sömürüleceğine hizmet edebilir.
Tıpkı modern çağda olduğu gibi.
Tıpkı Gazze’de olduğu gibi,
Suriye’de olduğu gibi… hangi birini sayayım?
Hepimizin içinde birikmiş duygular vardır.
Herkese haykırmak istediğimiz hakikatler vardır. Bendini aşacak bir su gibi zorlamaktadır dimağımızı. Bazen dış, bazen iç duvarlarımız set olmuştur bize.
İşte ondan diyorum. Dalın şu içinizin derinliklerine. Çıkarın ne varsa. Keleminiz düşüncelerinizin elçisi olsun. Olsun ki, hakikat namına haykırmak istediklerinizi, içinizdeki ve dışınızdaki örülmüş duvarların ötesine götürsün…
16. Raund filminin baş karakteri Robin Karter, bir haksız suçlama sonucu girdiği hapsin tek kişilik hücresinden hep yazarak, stajyer genç avukatlar grubuna ulaşmış ve özgürlüğünü geri almıştır. O der ki: “Yazmak duvarların ötesine geçmektir”

Yorumlar
Kalan Karakter: