Bir esaretten kurtulunacaksa bu; öncelikle, insanın kendi zindanından kurtulması için ödeyeceği bedellere bağlıdır. Bunun yolu da ilahi bir lütuf olarak, benliğine kodlanan, vicdan, akıl ve iradeyi yerli yerince kullanmaktır.
Platon’un “mağara alegorisi” üzerinden vermeye çalıştığı mesajda olduğu gibi, zincirlerinden, içindeki o muhteşem devinimden yararlanarak bir şekilde kurtulup, yıllardır kendisine gösterilen yansımaların asıllarına tanık olmalıdır. Muhtaç olduğu kudret, fıtratındaki o muhteşem kodlarda mevcuttur.
Fıtratın sahibi tarafından bir klavuz olarak görevlendirilmeden önce, sık sık “hira/arayış mağarasına” gidip, derin bir iç ve dış dünya anlamı bulmaya çalışan Rasul’ün yaptığı da tam olarak buydu.
Bu arayışı kabul görmüş, terbiye edicisi, çözmeye çalıştığı mevcut halini ve anlamlandırmaya çalıştığı dış alemi, belli bir terbiye ile var eden Rabbi adına/adıyla, kendini, eşyayı, zamanı, mekânı, olay ve olguları “oku”ması emredilmişti (96/Alak, 1). Bu bir zindandan çıkış çağrısıydı.
İnsan ki, önce kendinde, sonra da toplumsal zindanda esirdir. Ve esir olduğunun bilincinde olan her insan artık bu durumdan bir çıkış yolu arar/aramalıdır. Bir birey, eğer bu kıvama erdiyse, artık “şahsiyet olma” vasfını kazanmış demektir. Zira; “olanla olması gereken arasındaki farkı anlamıştır”.
Şahsiyet olmak; müşahhas olmak, görünür, hissedilir, farklılığının farkına varılır olmaktır…
Şahsiyetin zıddı ise, nebevi literatürde “immeah” olarak zikredilir ve inananlar uyarılır: "Sakın sizden kimse immeah olmasın, yani, kararsız olup da: ‘Ben insanlarla beraberim, eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım.’ diyen şahsiyetsizlerden olmasın. Aksine, nefsinizi sabit tutun, insanlar iyilik yaptı mı siz de iyilik yapın, kötülük yaparsa kötülüklerinden uzak durun." (Tirmizî, Birr 63)
İmmea’h: Sebatsız ve rey sahibi olmayan zayıf karakterli kimselere denir. Bu kimseler iyilikleri veya kötülükleri bir sürüklemeyle yapar.
O yüzden fertleri, toplumsal dalgalar karşısında daha kişilikli, karakterli ve dayanıklı kılmak için, onu çok iyi yetiştirmeli ve hayat ummanına özgüven sahibi olarak salıvermeliyiz. Toplum karşısında o kadar da zayıf, aciz ve savunmasız olmadığını, gerektiğinde İbrahim aleyhisselam gibi “tek başına bir ümmet/toplum” (16/Nahl, 120) olabileceğine inandırmalıyız.
Böylece “Şahsiyet”ler yetiştirmeyi başardıktan sonra, artık aynı bedeller toplum için de ödenmelidir.
Çoğalan şahsiyetler, kuruyan toplumsal damarlara bir kan gibi, dallara bir su gibi yürümeli, sığlaşan köklere can suyu olmalıdır. Kazanılan her şahsiyet, muhataplarını, oldukları durumdan olmaları gereken duruma taşıma görevini omuzlamalıdır. Her değişen damla toplum denizindeki hâkim rengi de değiştirecektir.
“…Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah o toplumun gidişatını (kendiliğinden) değiştirmez…” 13/Rad, 11
Yorumlar
Kalan Karakter: