İnsan, ne uzak doğu mistisizminin gördüğü gibi sadece ruhtan ibarettir ne de batı pozitivizminin kurgulayıp gösterdiği gibi maddeden/bedenden ibarettir.
Aksine o:
İç ve dış dünyası olan,
Ruh ve bedenden oluşan,
Maddesi ve manası olan,
Fizik ve metafizik boyutları olan iki devasa dünyanın kesiştiği bir okyanustur.
Her iki yönü de beslenmeye muhtaçtır. Maddi tarafı için barınma, elbise, yemek, içmek gibi fiziksel ihtiyaçların karşılanması gerekir.
İnsanın manevi ihtiyaçları asla susturulamaz.
İş manevi/içsel tarafına geldiği zaman, bütün bu maddi ihtiyaçların envai şekilde karşılanması bir türlü yeterli ol(a)mamaktadır. O hâlâ hep bir arayıştadır. Hâlâ içinde bir boşluk hissetmektedir. Hep ruhuna iyi gelecek bir şeyler aramaktadır.
Hele;
İnsanların birbirini anlamaya çalışmadığı,
Empati yapmadığı,
Dinlemediği,
Değer vermediği,
Egonun zirve yaptığı bu çağda…
Kendisini daha fazla yalnız hisseden insanın bu arayışı zirve yapmıştır.
Kimi bu arayışına dinin mistik yorumlarında karşılık bulmaya çalışmaktadır.
Bunlar, çok samimi duygu ve inançlarla akıllarını ve iradelerini hiç kullanmaya değer bulmazlar. Onlar için önemli olan, olağanüstü haller, onları mest edecek kerametler ve ruhlarını Allah’a yaklaştıracak ruhani vasıflı kişilerdir. Bu dinin asıl kaynağına yönelmek dururken -ki bu iş müthiş bir akli ve ilmi çaba gerektirir- samimi olarak dini yaşamak istedikleri için daha hazır ve kolay yolu seçerler; Kutsiyet atfettikleri dini kisveli bir ruhaniye teslim olmak. Mesela böylesi bir yola girmiş biri, böylesi bir anlayışın yazdığı şu satırlara mest olur. “Biz aciz kulların dua etmesine gerek yoktur. Hatta bu Allah’a karşı haddi aşmaktır. Çünkü bir efendi bile emrindeki kölesinin ne ihtiyacı olduğunu bilip ona göre hacetlerini karşılarken, her şeyi gören ve bilen Allah bizim durumumuzdan habersiz mi ki ona halimizi arzedelim…” “İşte” der, “işte bu. Gerçekten de öyle”. Ve takva(!) sahibi bir müslüman olarak artık gayet güzel aydınlanmıştır. Bu anlayışı müthiş bir iman ve teslimiyet olarak görür. Oysa gerçekten böyle midir? Dinin gerçek sahibine kulak verseydi şu ve benzer birçok Kerim Ayeti görecekti: “Zekeriya orada Rabbine dua etmiş ve şöyle demişti: “Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil ver! Şüphesiz ki sen duayı duyansın.” 3/Ali imran 38.
Bir de arada kalanlar vardır. Yarı akılcı, yarı dinci bir arayışla kıvranmaktadırlar. Onlara da kimi dini kavramları tuhaf bir felsefeye sos yapan örtülü çıplak danışmanlar ya da yine uzak doğu dinlerinden miras rengarenk guru kıyafetlerini andıran fistan sarık gibi aksesuarlar taşıyan din adamı kılıklı soytarılar el uzatmaktadır.
Kimi de dine olan mesafesinden dolayı farklı arayışlara girmiştir. Bunlar, kendilerini modern, entelektüel, aydın ve çağdaş addetmektedir. O yüzden bu içsel açlıklarını böylesi yobazlık dolu cehalet sofralarında doyuramazlar. Onlara daha elit, daha albenili, lüks mekanlar lazımdır. Bol bilimsel(!) ve yabancı kökenli kavramlar kullanan, bedenini, karalama duvarına döndürmüş, uzak doğu mistisizminden arakladığı kavramlarla oluşturduğu güya çağdaş bir akımın teknik direktörü olan “diplomalı koçlar” lazımdır. Olmadı uzak doğu dinlerinden araklanmış ileri sürüm ibadetimsi ritüelleriyle insanları arındıran meditasyon ekolleri lazımdır.
Bunlar aklını kullanan, akılcı (akıllı değil), zeki, entel, çağdaş, her şeyi bilen, okumuş yazmış oldukları için, kendilerini kandırılamaz, faka basmaz, her şeyi bilir, çok uyanık, çok modern zannederler…
Ama bilinmeli ki, “İnsanın en güçlü zannettiği yönü, aslında en zayıf tarafıdır.”
İşte, insanlardaki bu ihtiyacın ve piyasadaki bu uyanık X, Y ve Z kuşağının farkında olan ve onlardan daha da uyanık olan, danışman, psikolog, astrolog, numaralog, çakra analizcileri, bio enerji uzmanları, tıbbu’l furkancılar, celcelutiyeciler, ebcedciler, hurufcular (bunlar iki arada bir derede kalmış yani ne dinli ne de dinsiz yapamayanlar için, din soslu tüccarlık yapanlar oluyor), … işte tam da burada farklı metodlarla devreye girmektedirler. -Sözün burasında işini ciddiyetle yapan, insanlara gerçekten faydalı yönlendirmelerde bulunan, işinin ehli, derdi mutlu birey ve toplum olan, “türedi olmayan” saygıdeğer meslekleri ayrı tuttuğumuzu hassaten belirtelim.-
-Yok hayatınızın haritası avuç içi çizgilerinizde,
-yok kaderiniz isminizde saklı,
-yok içsel dönüşüm teknikleri ile parlaşım,
-ruhsal inzivanın iyileştirici gücü,
-bedensel duvarın burçlarını aşmak,
-vedik astroloji ile ruhsal harita okumaları,
-gökyüzünden gelen kadim bilgeliği aktarma,
-tılsımlat-ı kur’aniyye hazinesi,
-Esma’nın şifalandırıcı gücü (din soslu tüccarların Allah’ın isimlerini kullanması),
-şifalı taşlarla arınış,
-inci ile zemzem suyu mayalama … say say bitmez.
Yoldaş(!) Karl Marx, “Kişisel gelişim” furyası olarak başlayan sürecin, nerelere geldiğini yaşayıp görseydi, inanın bize uzuun bir “afyon” listesi hazırlardı.
Birinciler zaten olağanüstü haller atfedip Allah’a ortak koştukları “baba”, “dede” ve “dost”lardan dünyada şifa ahirette şefaat beklentilerini karşılarken,
İkinciler de şık salonlar, tılsımlı stüdyolar, müşterisine göre dini ya da seküler sembollerle dolu şatafatlı mekanlarda hatta sosyal medya platformlarında geçirdikleri seanslardan sonra kendilerini gayet iyi, rahat, arınmış, yücelmiş, ilerlemiş hissetmektedirler. Zira o kadar para harcadıktan sonra zaten buna psikolojik olarak hazırdırlar. O çok güvendikleri önemsedikleri ve önceledikleri akıllarını birkaç yaldızlı slogana, mottoya kurban etmişlerdir. “Seans başı 4.500 TL ücret talep eden sahte diplomalı psikoloğun daha önce halı yıkamacısı olduğu ortaya çıktı.” (05. 08. 2025. Halk tv) haberi de bu dediklerimize tuz biber olsun.
Kurbanlar ağızlarını ilahi olan bir pınara değil, kaynağına batıl karışmış, içine dinsel ve seküler esrarlar katılmış boz bulanık akan, sahte oluklara dayamıştır. İçlerindeki varoluşsal boşluğu batıl/boş, işe yaramaz bir yolla doldurmaya çalışarak, Allah’ın kendilerine verdiği aklı, nefesi boş yere harcamış, kendilerini küçük düşürmüşlerdir. Geçici bir rahatlama yaşasalar da içlerindeki o devasa boşluk orda öylece durmaktadır.
“Nihai Gerçeğe varmak amacıyla yapılan bütün dualar, bütün çağrı ve arayışlar ancak O'na yöneltilmelidir; çünkü insanların O'nu bırakıp da yakardıkları (öteki varlıklar ve güçler) bu yakarışlarına hiçbir şekilde karşılık veremezler. Öyle ki, (onlara, yakarıp duran kimsenin durumu) ellerini suya doğru uzatıp, suyun kendisine ulaşmasını bekleyen birinin durumuna benzer; oysa bu durumda su asla ona ulaşmayacaktır. Bunun içindir ki, hakkı inkâr edenlerin yakarması kendilerini sapıklık içinde tüketmekten başka bir sonuç getirmez.” (13/Rad, 14)

Yorumlar
Kalan Karakter: