Son vahyini “OKU” emri ilahisi ile başlatan Rabbimiz, bu okumanın, “yaratan Rabbin adıyla/adına” olmasını istemiştir.
Zira O’ndan bağımsız bir okuma belki,
bilgi olur,
veri olur,
malumat olur ama ilim olamaz.
Yani insanı haşyete, hayâya, takvaya (sorumluluk bilincine), dünya ve ahiret dengesine ulaştıran bir “bilgi”, bir “ilim” olamaz. İnsana bütün bunları kazandıramayan bir bilgi, açtığı ufuklardan insanlığın felaketi olarak yağabilir. İnsanı yüceltmek ve iki dünyasını mamur etmek yerine, insanın nasıl ezileceğine, öldürüleceğine ve sömürüleceğine hizmet edebilir. Tıpkı modern çağda olduğu gibi.
Ahlaksız yani Allah’tan bağımsız bir bilgi, “terbiyenin terbiyesiz hali”dir. Oysa terbiye; bir şeyi en basit ve ham halinden alıp, onu tedricen kemal noktasına eriştirme sürecidir. Ki bu süreçte en değerli sermaye ilimdir. İLİM: “İnsanın âlem içerisindeki yerinin ve konumunun farkına varmasına katkı sağlayan bilgidir”.
Âlemlerin Rabbi olan ALLAH, terbiyenin kaynağı olarak, rahmetini kulları üzerinden hiç esmemiş ve onları ilk insan olan Âdem aleyhisselamdan beri başıboş bırakmamıştır. İlk eğitimini de imtihan gereği, yaratılışındaki zaaflardan dolayı, şeytan ve dostlarına kulluk eğilimine kapılmaması için gönderdiği bütün peygamberler aracılığı ile “Benden başka ilah yoktur; öyleyse yalnızca Bana kulluk edin!” diye vahyederek” (21/Enbiya, 25) başlatmıştır.
Zira hayat boşluk kabul etmez ve insanın terbiyesi rabbani olana teslim edilmezse, şeytani olan tarafından işgal altında tutulur. Kul Rabbin terbiyesine girmezse bireysel ve toplumsal fesad oluşur. Bu yüzden Allah, yarattıklarının birçoğundan üstün kıldığı insanın hep öyle kalabilmesi ve cennete layık hale gelebilmesi için, onları daima kitaplar ve peygamberlerle vahyin terbiyesine tâbi kılmıştır. Allaha kul, peygambere ümmet olduğunu söyleyen herkes (Müslüman), doğal olarak bu ilahi mektebin talebesidir.
Bu mektebin değişmeyen kurallarından biri de bu mektepte alacağı ilim için talebe olurken, mektepten aldıklarını etrafına ulaştırmak için de hemen muallimlik yapmak zorunda olmasıdır. Bunu, örneğimiz ve rehberimiz olan Muhammed aleyhisselam’dan öğreniyoruz. O, vahyin önünde talebe iken, özelde ümmetinin, genelde insanlığın “baş öğretmeni”ydi. İlim sadece almakla olmazdı. Aynı zamanda üretilip iletilmeyi gerektiriyordu.
Düşünün!
Davetin Mekke günlerinde, en büyük mabed olan Kâbe, putlar ve müşrikler tarafından işgal altında. Vahiyle henüz tanışan peygamber efendimiz, önceliği Kâbeyi kurtarmaya değil, insan yetiştirmeye veriyor ve Erkam’ın evinde rabbani bir eğitim hamlesi başlatıyor.
Biliyor ki, ilahi terbiyeden geçmeden, o mabedde, Allah’ın istediği kulluk yapılamaz. Biliyor ki, mabudun ve mabedin anlamını bilmeyen insanlar, orayı kurtarma mücadelesine de girişmezler.
Bu, bize şunu söyler: Önceliğiniz, insanların aklını, tasavvurunu ve şahsiyetini vahiyle inşa etmek olsun. Böyle yetişmiş insanlar hem mabed inşa eder hem içi dolu bir kulluk sergiler hem de işgal altındaki mabedleri kurtarır.
Yoksa bugün olduğu gibi, topyekûn -yürekleriniz ve topraklarınızla- şeytan ve dostlarının işgali altında olursunuz:
İnancınız gelenekleşir,
İbadetleriniz adetleşir,
Namazınız diriltmez,
Orucunuz tutmaz,
Zekâtınız arıtmaz olur.
Haccınız acınız olur.
Kurbanınız değil Allah’a, birbirinize bile yaklaştıramaz,
Türbanınız kurbanınız olur.
Dininiz ticaretiniz,
Ticaretiniz dininiz olur.
Mekke’de Erkam’ın evinde (daru’l-erkam) yetişen bu bilinçli nesil ile Medine’ye hicret edip devlet kuran Efendimiz aleyhisselam, orda ise “mabed-mektep bütünlüğü”nü ihmal etmemiş, mescid-i nebevinin hemen yanına Suffa’yı inşa etmiştir.
İzdüşüm!
Biz kullarına merhametiyle lütfedip bize çok düşkün bir peygamber göndererek bizleri düşünen Mevla’mız, bizden de kendimizi ve ehlimizi düşünmemizi ister ve emreder ki; “Ey iman edenler! Hem kendinizi hem de âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun!” (66/Tahrim, 6)
Bunu biz daha bu dünya hayatında iken, taştan, tuğladan yapılmış olan ve içinde biz insanların yaşadığı evlerimizden başlatmalıyız. Ki evlerimiz, yakıtı taşlar ve insanlardan oluşan bir cehenneme dönmesin.
Bu mektepte talebelik ve öğretmenlik eşzamanlı yürütülür demiştik ya, işte bu görevimizden dolayı da evde, medya önünde, okulda ve sokakta bir sürü kirli bilgiyle istila edilen ehlimizi arıtma görevi bize ait.
Ehlimiz bizi:
namazda iken,
bir Kur’an dersine giderken,
camiye giderken
onlara hayırlı nasihatler ederken de görmeli.
Unutmayalım ki; evlerde hiç tatili olmayan bir eğitim-öğretim dönemi vardır. “Hepimiz çobanız” ve “Bir ana-baba evladına güzel edepten daha güzel bir miras bırakamaz” (Tirmizi, Birr, 33/1952)
Yorumlar
Kalan Karakter: