Dünya’ya her gelen insan, hayat yolculuğunda kendisine bir klavuz ve tarz belirlemek zorundadır. Bu; kendisiyle, çevresiyle, insanlarla yani kısaca hayatla barışık olabilmesi için elzemdir.
Akıllı kişi, yolun ve yolcunun sahibine güvenir. Burada “iman” yani “güven” başlar.
“Madem beni de yürüyeceğim yolu da “O” yaratmıştır, o zaman o kaynağa teslim olayım” der. Burada da “İslam” yani “teslimiyet” başlar.
Yolu ve yolcuyu var eden azamet sahibi, bu çetin yolun nasıl yürüneceğine dair kurallar koymuştur. Burada da Allah’ın “el-HADİ” yani “yol gösteren” ismi devreye girer.
Bu hidayet kuralları, bazı kilometrelerle, duraklarla sınırlı değildir. Yolun her karışında geçerlidir.
Kişi, güvendiği ve teslim olduğunu iddia ettiği Rabbin kurallarına uyma noktasında sınanır. Yoldan çıkarsa “sapar”,
yola başka kural koyucular kabul ederse “şirk’e düşer”.
Yolda yürürken sadece Allah’ı dikkate alırsa, işte o zaman da “tevhid” ilkesine bağlanan bir “muvahhid” olur. Böylece O’nun kurallarına boyun eğip teslim olduğu için “Müslüman” olur.
Bir Müslüman olarak bu noktada bilmemiz gereken şudur; İslam sadece, yaşadığımız toplumda ön plana çıkarılan ibadet, tören, ritüel ve geleneklerden ibaret değildir. Mesela; Cuma namazı kılmayı, oruç tutmayı İslam’ın (yani Allah’a teslimiyetin/müslümanlığın) bir gereği sayarken, yürümenin, konuşmanın, oturup-kalkmanın, arabaya binmenin de bir “Müslümanca” olanı olduğunu, olması gerektiğini unutmayacağız.
Zira Güneşe ve aya takdir edilmiş bir rota çizen, Aziz ve Alim Allah’ın,
Dünya’yı ve insanı yaratıp imtihana tabi tutan Alemlerin Rabbi Allah’ın,
Hayatımızın bu safhalarını da es geçmesi düşünülemez.
Hayat kitabımızda; “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!” (75/Kıyâmet, 36) buyurur Rahman.
Şimdi günlük hayatımızda hep yaşadığımız bir durumu ele almak istiyorum.
Hepimiz yaya veya binitli olarak hayatın içine çıkıyoruz.
Yaşadıklarımızı şöyle bir düşünün.
*gelip geçerken çarpacak kadar vurdumduymaz insanlar,
*moralini bozacak kadar pis ve kibirli bakışlar,
*hakaret edercesine sakız çiğneyerek ve etrafına küçümseyici gözlerle bakanlar,
*etrafta kendisinden başka kimse yokmuş gibi herkesin duyacağı şekilde kahkaha atanlar, gülüşerek konuşanlar,
*aşırı hız yapanlar,
*en alakasız durumlarda acı fren yapanlar,
*sonuna kadar açılmış müzikler,
*böğüren, bağıran egsozlar,
*gereksiz korna ve fren sesleri.
*düzensiz parklar yüzünden gerilen sinirler,
*önce ben geçmeliyim havasıyla kavgalara sebep olan gurur dalaşları…
Sonuç; kendi kendimize zehir ettiğimiz bir hayat.
*Bir bebek düşünün; kronik bronşit yüzünden, öksürük ve ateşe yakalanmış. Bitkin bir halde götürüldüğü hastanenin acil kliniğinde, sabahlara kadar serum, oksijen makinasına bağlanmak, ateş düşürücü iğne ve buz tedavisi gibi müdahalelerin ardından, yenice eve gelmiş ve sabahın ilk ışıklarıyla solgun bir uykuya dalmış. Şimdi bir de bu bebeğin, motorsiklet egsozundan çıkan patlama sesiyle beşiğinden ürpererek sıçramasını, takatsizce ağlamaya çalıştığını düşünün.
*sabaha kadar kucağında dindirmeye çalıştığı, nihayet, yenice uyuttuğu bebeğinin beşiğinin kenarına, zonklayan başını şöyle koyuveren annenin, üst kattaki komşuyu çağırmak için çalan cırtlak korna sesiyle titremesini düşünün,
*gece vardiyasından gelip, yastığa henüz koyduğu yorgun başını, bir egsoz böğürtüsüyle afallayarak kaldıran ve en seçkin küfürlerle yeniden uzanan işçileri düşünün,
*acılardan, sancılardan kıvrandığı için uyuyamayan bir hastanın, sabahın ilk ışıklarıyla yorgun bedenini uykunun yumuşak kucağına tam bıraktığı bir sırada, atarlı bir ergenin drift sesiyle sıçramasını düşünün. Bilir misiniz, hastalar hep sabahı bekler.
*yaşlılık ve yalnızlıktan hüzün mevsimi yaşayan bir ihtiyarın ya da yatalak bir hastanın mahallesinde yapılan bir düğünün, gece yarılarını bulan gürültüsü; zımbırtılar, havai fişekler, silahlar… yüzünden mağdur olmasını düşünün…
Dahası, bunları sadece düşünmeyin. Kendinizi onların yerine koyun.
Hani hep “kul hakkı” diyoruz ya. Alın işte size çiğnenen kul haklarının daniskaları.
Bu haklar,
Musallada “hakkınızı helal ediyor musunuuuz?” sorusuna koro halinde verilen “ediyoruuuuz” cevabıyla,
Ya da umre’ye giderken ev ev gezip te helallik istemeyle helal olmaz.
Zira kuru bir helalleşme, helalleşme olmaz.
Suç itiraf edilmeli,
zarar varsa tazmin edilmeli,
ondan sonra helallik istenmeli.
De bakalım o adama; “zamanında sen tam işten gelip yattığın esnada asfaltı ve lastiği yakar gibi kalkış yapıp, seni gün boyu sinir krizine uğratan bendim.”
De bakalım o bebeğe…,
o anneye…,
o hastaya…,
o yaşlıya…
Eminim oradan bir gözü morarmış olarak çıkarsın.
Öyle kolay mı helalleşmek?
Musallaya varmadan olacak bu iş.
NOT: Henüz “Tur Atma ve Drift Tüyoları”na geçmedik. Bir sonraki yazımızda inşallah.

Yorumlar
Kalan Karakter: