Birkaç yazıdır, Peygamberimiz aleyhisselam’ın, insanları, bir ömür kendileriyle buluşturmaya çalıştığı Kur’an’la ilişkilerine göre sınıflandırdığı ifadelerini anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyoruz.
Önceki üç yazımızda Kur’ân okuyan mü'min’i benzettiği “turunç”, Kur’ân okumayan mümin’i benzettiği “hurma” ve Kur’ân okuyan münafığı benzettiği “fesleğen” üzerinde durmuştuk. Bugün de Kur’ân okumayan münafığı benzettiği “ebu cehil karpuzu” üzerinde duralım:
d) Ebu Cehil Karpuzu:
“…Kur’ân okumayan münafık ise EBUCEHİL KARPUZUna benzer; kokusu olmadığı gibi tadı da acıdır.” (Müslim, Müsafirin, 243)
Ebu cehil karpuzu, kabakgiller familyasındandır. Ekseriya çöplüklerde yetişir. Mavi yeşil yapraklı, sert kaba tüylü, sürüngen otsu bir bitkidir. Birden çok isime sahiptir. Bunlar: Acıhıyar, Acıdüvelek, Yabanhıyarı, Eşekhıyarı ve Acı Kavundur. Tadı acı hatta zehirlidir.
Kişi zaten mü’min değil, münafık olduğu için tadı yok. Bir de kitapsızlık işin içine girince koku da uçup gidiyor. Böylece tatsız, tuzsuz ve kokusuz yani yavan biri çıkıveriyor karşımıza. Ne içinde ne dışında Kur’an’dan bir pay bir nasip yok bu kişinin hayatında. Ne burnun ne gözün ne de kulağın maddi ve manevi anlamda hiçbir hoşluk, hiçbir güzellikle karşılaşamıyor. Kur’an rahmetinden mahrum, çöle dönmüş, kurak bir araziye ayak basmış gibisin. Bu kişi, Kur’ân’ın meyvesi olan, sevimli kılacak güzel sözlerden, amellerden mahrumdur. Riyakâr sözleri, yapmacık hâl ve hareketleri, yalaka ve samimiyetsiz tavırlarıyla rahatsız eder. İmanın mutmainliğinden mahrum olduğu için, şüphenin pençelerinde kıvranmaktadır. Huzursuzdur. Haliyle huzursuzluğu da bulaşıcıdır.
Görüntü her ne kadar gerçek karpuza benzese de tüylü, gri, flu yani net değildir. Zaten münafık da böyle bir şey değil mi?
Bu bitki, bir süre sonra kuruyup kökünden de kopuyor. Zaten vakarlı bir duruşu olmadığı için kuruyunca iyice hafifleşiyor ve rüzgâr bunu önüne katıp sürüklemeye başlıyor. Bu arada içinde kuruyan tohumlar sürüklenmenin etkisiyle baş ağrıtan sesler çıkarıyor. Nihayet bir taşa çarpınca kırılan yerden tohumları dökülmeye başlıyor ve sürüklenme boyunca bu dökülme işlemi de devam ediyor. Yani ebu cehil karpuzu bile durduğu gibi durmayıp acı tohumlarını ulaşabildiği her yere ekiyor.
Kur’an kafirlerden daha tehlikeli olan bu tipolojiye Bakara suresinin 8-20. Ayetleri arasında geniş yer verir. İşte oradan bir kesit: Bunlara, "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde, "Biz ancak ıslah edicileriz!" derler. (2/Bakara, 11)
“İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.” (2/Bakara, 16)
Şimdi bu anlattıklarımı şöyle bir tahayyül süzgecinden geçirin; ilahi bağdan Kur’an’sızlık yüzünden kopan ve köksüzleşen bu münafık da şeytani rüzgârlarla oradan oraya savruluyor. Bu arada devamlı surette çıkardığı boş lakırdılarla, cehalet ve fitne tohumlarını döküyor.
Ya biz? Biz de nasıl bir sorumluluk altında olduğumuzun farkında mıyız?
Dünya’ya kötülük, acı ve fitne tohumları eken ebu cehil ve yandaşlarına karşı, Allah’tan aldığımız rüzgârla iman, iz’an, adalet ve medeniyet tohumlarını ekebiliyor muyuz?
“Ya Rabbi!... Kur'an'ı kalbimin baharı, gönlümün nuru kıl, üzüntümü aydınlatan ve derdimi gideren yap.” (Ahmed bin Hanbel 1/391, 452; Hâkim, 1/509) diye yalvaran peygamberin takipçileri olarak, turunçgillerden olabilmek için, bir çaba içinde olmalıyız.
Ki, kendimiz şifayı kaptığımız gibi, manen gribal enfeksiyonlara yakalanan çevremizdeki insanlara da “c vitamini” olabilelim.
Yorumlar
Kalan Karakter: