Siz ölürken biz diriliyoruz
Sahi bu nasıl oluyor?
Dost kim düşman kim unutmuştuk.
Müslümanca bir duruş,
Onurlu bir direniş nasıl olur, unutmuştuk.
Yeniden öğrendik.
Siz fiilen işgal altındayken,
Biz kültürel olarak,
Zihinsel olarak işgal altındaymışız.
Bunu fark ettik, DİRİLDİK!
Sizin göreviniz, tüm modernliğine rağmen, küf kokan çağın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak mı?
Modernlikleri parfüm sıkılmış ayak kokusundan ibaretmiş,
Modernlikleri, albenili, şa’şalı ve ışıltılı dünyalarına rağmen, çağlar gerisi karanlıklarda sürünmekmiş,
Çok ileri düzeyde gelişmiş fikirleri ile dünyaya yön verir görünmelerine rağmen, öyle ilkel, öyle eski, öyle köhne imiş ki…
Kan ve gözyaşı üzerine kurulu bir sömürü ve vahşet deniyeti olan dünyalarını, bize “modern”, “gelişmiş”, “demokrat”, “özgürlükçü” … diye yutturmaya başlamışlardı.
Bütün gelişmişliklerini, koca bir mazlum coğrafyayı sömürerek elde etmişler.
Döktükleri kan ve gözyaşının üzerinde özgürlük naraları atıyorlarmış.
Bunu öğrendik DİRİLDİK!
Sahte kahraman masallarıyla uyuşturulan bir nesle, gerçek kahramanlığın ne olduğunu öğretmek ve göstermek için mi tüm bu direniş?
Şehadetin kollarına cesurca atılış nasıl olur?
Unutmuştuk.
Zalimlere karşı yürekli bir cihad nasıl yapılır?
Unutmuştuk.
Tüm bunların tarihte kaldığını, sadece vaaz malzemesi olduğunu sanıyorduk.
Yanılmışız.
Sizin göreviniz manen ölmüş insanlığa ruh üflemek mi?
Evet yaşayan ölülermişiz meğer.
İçimizdeki sonbaharı yaşayan merhamet duygularının canlanması için bir çocuğun çığlığı gerekliymiş meğer.
Bir ana’nın feryadı ya da.
Zulme karşı yükselmesi gereken öfkeli yumruklarımızın, tekbirlerle yeniden yukarı kalkabilmesi için, çocuğunun cesedini poşetlerde taşıyan bir babanın gözyaşına şahit olmamız gerekiyormuş meğer.
Ölen insanlığımızın yeniden dirilebilmesi için, kanlarınız “can suyu” olmak zorundaymış meğer.
Ruh üfleyince dirilmiyor muydu insan?
Dünyanın hemen her ülkesinin meydanlarında, sizlerin üflediği ruh sayesinde dirilen vicdan sahiplerinin ellerinde dalgalanan mazlum coğrafyanızın bayrağı,
Sumud Filosuna katıldığı için İsrailli teröristlerin tutukladığı ve daha önce 2001’de Afganistan’da Taliban güçlerinin elinde de 11 gün tutuklu kalan İngiliz gazeteci Yvonne RİDLEY’in; “İsrail öyle lanet bir vahşiler sürüsü ki, onların elinde iki gün kalmaktansa, Taliban’ın elinde/hapishanesinde iki ay kalmayı tercih ederim.” diyerek tüm dünyaya bir hakikati haykırması,
Yine elinizde esir olup daha sonra serbest kalan bir İsrail’li esirin (Alexander TURBANOV) bile; “(Allah'ın iyi kulları), verdikleri sözü yerine getirir ve kötülüğü her yere yayılmış olan bir günden korkarlar. Onlar, kendileri muhtaç olmalarına rağmen yoksulu, yetimi ve esiri yedirir (doyurur)lar. (Şöyle derler:) "Biz sizi yalnızca Allah rızası için doyuruyoruz; sizden herhangi bir karşılık da teşekkür de istemiyoruz. (Çünkü) biz, zor ve belalı bir günde Rabbimizden (O'nun azabından) korkuyoruz." (76/İnsan, 7-10) ayeti kerimesini canlı olarak yaşaması sonucu: “onur, şeref ve izzeti sizde gördüm, tüm sıkıntılarınıza rağmen, kendi çıplak bedenlerinizi siper ederek verdiğiniz savaşın zorlu süreci içerisinde bile beni aç bırakmadınız. Buraya bir daha gelirsem ancak mücahid olarak gelirim” diyerek bir İslam şuuruna şahitlik etmesi,
Sizi öldürmeye gelenlerin sizde dirilmesine,
Bize ve bu çağa üflenmiş diriliş ruhuna en büyük delil değil de nedir?
EY GAZZE!
Sana bir değil bin can borçluyuz!
Direnişiniz,
Dirilişimiz,
Ve zaferiniz mübarek olsun!

Yorumlar
Kalan Karakter: