“Hatıran Yeter” diyen sesi hâlâ kulaklarımızda çınlayan rahmetlik Ferdi Tayfur’a reddiye yazacağımı falan zannetmeyin. Aksine, hatıraların, hatırlandıkları sürece hayatımızdaki yeri ve önemi üzerinde duracağım bugün.
Hatırlamak, insanın geride bıraktığı hayat yolculuğuna zaman zaman dönüp bakmasıdır. Aldığı yaşa göre farklı duraklardan geçmiştir. Bunların sayısı, ifade ettikleri anlamlar kişiden kişiye değişebilir. Yaşandığı zamanın koynunda, her biri duygularında farklı tatlar bırakmıştır. Bunlar, insanın o müthiş iç belleğinde depolanmış birer mazi sayfasıdır.
Hayat hep akar. Çağına göre bazen yavaş bazen hızlı algılansa da durmaksızın bir devinim içindedir. Bu gidişe mecburen kapılan insanoğlu, önündeki ideallerini kovalarken hem yaşar hem yaşlanır. Girdiği her döngü onu bir önceki yaşadıklarından yavaş yavaş ayırır, uzaklaştırır. Daha önemli görünen gelecek endişesi, geçmişi ve yaşananları bir yandan önemsizleştirir, bir yandan da önemsizleştirdiği maziyi unutturmaya başlar.
Öyle bir süreçtir ki bu, an be an ilerleyen hayat, insana kendisinin hiç değişmediğini, hiç unutmadığını, kendisinin hep o aynı kişi olduğunu düşündürür.
O yüzden eski bir albüme bakan birçok kişinin “vay beee!” dediğini duyarız. İşte bu “vay bee” insanın o anda kendindeki değişimin farkına varmasının ani bir refleksle dile gelmiş halidir. Çünkü bir yandan kendindeki fiziksel, duygusal değişimin farkına varmış, bir yandan o eski resimdeki kişinin şimdikinden çok farklı biri olduğunu anlamıştır. Gözlerine baktığı, duruşunu gördüğü o “eski ben”in, taa o zamanki hayat tasavvurunu, hayatı okuyuşunu, ideolojisini, aşkını, heyecanını, umutlarını yeniden hatırlamıştır. Bu bir “kendine gelme” halidir.
Mazi, bir trafik polisi gibi hayatı bir anlığına durdurmuş, seni alıp geçmiş günlerine bir yolculuğa çıkarmış, sen kısacık bir an da olsa, kendini hatırlamışsındır. Resmin birine bakarken o günlerde dinlediğin bir müziği hatırlamışsındır, birine bakarken sevdiğin ama epeydir yemediğin bir yemeği, koşarak çıkıp indiğin bir tepeyi, koyun, keçi, inek güttüğün bir merayı, tur attığın bir caddeyi, gece geç saatlerde geçtiğin bir sokağı, ağladığın günü, sevindiğin anı, kazandığın zaferi, kaybettiğin maçı…
O anda ileri gitme arzun durulmuş, geçmişten bir şeyleri yeniden yaşama isteğiyle dolmuşsundur. Şu an için önemli olan gelecek değil, geçmiştir artık. “Eski ben”i özlemişsindir. Onun yeniden canlanmasını, kımıldamasını istersin. Şimdiki sen, bunun için yavaş yavaş bir heyecan duyar, “şimdi ve buraya taşıyabileceğim?” o zamanlara ait ne var diye sorarsın. Bir ruh gelir kalbine, bir can gelir ellerine, bir fer gelir gözlerine.
Bunun sonucunda belki o eski şarkılardan birini yeniden açarsın, belki o çocukluğunun geçtiği yerlere yeniden gidersin, belki o tepeye tırmanmak için kalkıp ta köyüne koşarsın…
“Hatırla sevgili” diye inleyen boşuna inlemiyor cızırtılı plaklarda.
Hatırlamak önemli.
İnsanın kendi olabilmesi, kendi kalabilmesi, hayatına ve ilişkilerine doğru yön verebilmesi, ara ara canlanması ve sevgiliye “hatıran yeter” diyebilmesi için, “hatırlamak” çok önemli.
Tıpkı saraya geldikten sonra, eski giysi ve eşyalarını bir odaya kilitleyip zaman zaman oraya giren ve “Gazneli Mahmud’un kölesi oldun diye kibirlenme, eski çarığına ve pırtılarına bak ve kim olduğunu hatırla” diyen Ayaz gibi. 
Yorumlar
Kalan Karakter: