Gençlik yıllarına artık yavaş yavaş el salladığı, gözlerinde hüzün mevsiminin bulutlarının dolaştığı günlerdi. Dünyaya artık bir veda duruşuyla bakar olmuştu. Bir yandan kışın habercisi olan mevsimin şehri boyadığı hazin renkleri izliyor, bir yandan da mahalle durağında çarşıya gitmek için dolmuş bekliyordu.
İleriden yavaş yavaş gelen 2 no’lu dolmuşa “dur” anlamında el kaldırdıktan sonra, binme pozisyonu aldı. Hemen hareket edecek gibi duran dolmuşa hızlıca binip kapının yanındaki direkten tutundu. Ücreti uzattıktan sonra boş yer var mı diye şöyle bir bakıp, en arkadaki tek kişilik yere kadar düşmemek için yalpalayarak gitti.
Şehir postanesinin önünde inip, yukarıya doğru kararsız adımlarla yürüdü. Sağdaki banka ATM’sinin önünden geçerken garip traşlı iki genç çarparcasına yanından geçti. Dudaklarında oluşan anlamlı tebessümü gençler görseydi çok şey anlayabilirlerdi.
Kalabalığın içinde şehrin en meşhur caddesini adımlarken, bir zamanlar belediye binası olarak kullanılan taş binanın tam karşısında yer alan pasaj, loş ve sakinliğiyle ona “buyur” der gibi geldi.
Pasajdaki bir merdiven altı boşluğunda yer alan sakin bir o kadar da küçük çay ocağının önündeki engin masaya oturdu. Kapıdan bakan dükkân sahibiyle sözsüz bir iletişim sonrası önüne dumanı üstünde bir çay bırakılmıştı bile.
Kendini yağmur yüklü bir bulut gibi hissediyordu. Bilge bir öğretmen olan yılların mecburen yola gelmiş bir talebesi gibi cebinden eksik etmediği defter ve kalemini çıkarıp, “Bismillahirrahmanirrahim” dedi, yazmaya ve yağmaya başladı…
“Her doğum, her ölüm, her hastalık ve her düğün insanı biraz daha büyütüyormuş.
-muş dediğime bakmayın, öyle işte.
Büyütüyor.
Her doğanla sende de yeni bir umut doğuyor.
Hayaller, sorumluluklar değişiyor.
Hayatın renkleri farklılaşıyor. Işıl ışıl oluyor dünya.
Ve sen, sen olmaktan çıkarken, aslında tam olarak “kendin olma” yolculuğun ivme kazanıyor.
Farklılaşıyorsun.
Duyusal ve duygusal olarak büyüyorsun.
Ölenle ölünmüyor ama her ölenle birlikte senin de bir parçan ölebiliyor. Sorumluluklar, hayatın renkleri bu kez farklı yönde değişiyor. Sen, yine sen olmaktan çıkıyor, bu kez “kendin olma” yolundaki eksik bir parçan daha tamamlanıyor. Dünyaya, hayata, ömre bakışın değişiyor. İç dünyanda kopan fırtınalar seni sessizce büyütüyor.
Geçenlerde taziye için gittiğimiz bir evde o gün toprağa verilen bir ninenin hüznü ile aynı gün hayata merhaba diyen bir torunun buruk sevincine şahit olmuştum. Ölümün
ağırlığı ile yavaşlayan bir hayata inat, yeni doğan bebeğin ağlaması ile gelen telaş aynı çatı altındaydı. Gidenin ardından dökülen yaşlarla kızaran gözler, sanki gelen içinde aynı görevi yapmıştı. Ama bir şarkısında, “Gönülden kopan, gözlerden akan damlanın damladan farkı var yavrum” diyordu ya Orhan Gencebay. Aynen öyleydi işte…”
Omzuna dokunan bir el, onu yeniden caddenin sesleri arasına döndürdü. Yıllar önce yakın köylerde görev yaptıkları eski bir arkadaşıydı. Ayağa kalkıp kucaklaştıktan sonra, arkadaşını karşı sandalyeye “buyur” etti.
Tazelenen çaylara yer açarken bir yandan da defter ve kalemini usulca cebine koydu. Cebinin üstünden onlara dokunurken sanki, “Kusura bakmayın. Bölmek zorunda kaldım. Sonra yine görüşürüz” demek istiyordu.
Yorumlar
Kalan Karakter: