Ağaçlar muhteşem varlıklardır.
Bazen bir el aracılığı ile bazen de düşen bir tohumun toprakla buluşması ile bir mekân edinir kendine.
Kökleriyle tutunur hayata.
Ne kadar derinlere salarsa köklerini o kadar göğe açar ellerini.
Ne kadar sağlam tutunursa toprağa, o kadar sağlam durur rüzgarların, fırtınaların önünde.
Sadece uzun yaşamakla kalmaz, uzattığı köklerinden yer yer yepyeni fidanlar sürer hayata.
Vatani görevimi yaptığım karakolun bahçesinde bir Akasya ağacı vardı. Bir köy karakolu olan binanın askeri kantininin hemen önünde, erlerin istirahat mahalline ve nöbet mevziine yakın olduğu için çok sık gördüğümüz bir ağaçtı.
Rüzgârlı havalarda titreyen yapraklarını seyrettiğimiz, güneşli günlerde gölgesinde oturup dinlendiğimiz bu ağaç, bizim için adeta bir askerlik arkadaşıydı. Çünkü kocaman gövdesi ile sırtımıza dayanak, uzayıp giden dalları ile sığınak ve altında buluşup dertleştiğimiz bir barınaktı.
Bu asker arkadaşımızın dibinden, bir gün karakola yeni bir su hattı çekmek için kanal kazıldı. Kazı esnasında, kepçenin kürek darbeleri ile köklerinin yarısı zedelendi ve bir kısmı da toprağın üstüne çıktı. Köklerinden böylesine yara alan bu ağaç, zamanla kendini bırakıp kurumaya yüz tuttu.
Derken su borularının döşeme işlemi tamamlanıp kanalın üzeri kapatıldı. Aradan kaç gün geçti bilmiyorum. Mevsim sonbahar olmasına rağmen köklerini yeniden toprakla buluşturan ağaç bir de baktım yeşeren yapraklarla ve tomurcuğa duran çiçeklerle bize tebessüm ediyor.
Kuruduğuna o kadar emindim ki yeniden canlandığına inanamadım. Ama gerçekti. Beklenmedik bir anda beklenmedik bir güzellik. Ana kucağına yeniden kavuşan gurbet çocuğunun tekrar gürbüzleşmesi gibi bir şey…
Sonra kışın habercisi sert rüzgârlar esmeye başladı. Hani şu tozkoparan cinsinden.
Bizim için ıslık çalarak akşamları ninni söyleyen, haşin sesiyle camları sallayarak kalk borusu olan bu rüzgâr, meğer o her şeye yeniden başlama çabası içindeki yaralı ağacın celladı olmuş.
Onu, bir sonbahar hüznü ile yandığım ve gurbet elde eksilen bir şafağa daha uyandığım sabah, yere boylu boyunca serilmiş halde gördüm.
Bembeyaz çiçekleri, yeni yeşermiş sonbahar yaprakları ile uzun uzadıya yerde yatan bu ağaç, bir süre daha üzerindeki güzellikleri yattığı yerden sergilemeye devam etti. Çünkü yıkılmasına rağmen köklerinin yarısı hâlâ toprağın altındaydı.
Fakat bu yarım kökle daha ne kadar direnebilirdi ki.
Nihayet korkulan oldu. Son demlerini yaşayan bir yaralı gibi yavaş yavaş o güzellikler soldu ve bir gün son nefesini verdi.
Ama şimdi önümde canlı bir nasihat duruyordu: O ağaç benim için, kökten darbe almanın ve “köksüzlüğün ne olduğunu” hazin bir şekilde anlatan bir muallimdi artık.
Ama keşke bu kural sadece bitkilerde/ağaçlarda geçerli olsaydı…
Yorumlar
Kalan Karakter: