Bir sokak röportajına tanık oluyoruz; önüne uzatılan mikrofona, güya kendinden emin bir tavırla sokuluyor. Beriki biraz da toplumsal hassasiyetler üzerinden duyar kasabilme adına -buna yeni nesil “clickbait” diyor- soruyor; “Kur’an’ın en kısa suresi hangisi?”
Ağzında sakız, elinde telefon büyüklüğünde bir çanta, piercingli burun, botokslu surat, dolgulu dudak ve gayet cesur(!!!) giyimli rafadan kızımız başlıyor Kevser suresini okumaya. Bitirdikten sonra da ekliyor; “ban şu kadar haafızlık yaptım, şu kadar dini bilgim var. Tamam Tanrı var ama başka bir şey olamaaz”, derken saçlarını da şöyle bir arkaya atmayı ihmal etmiyor. Ama sonradan bu işleri bırakmışmış…
Gerisi bildik mazeretler…
Berikinde (mikrofonlu çocukta) bir şaşkınlık, bir şaşkınlık…
Sahne iki:
Yeni bir kıta keşfetme heyecanı yaşayan taze deistimiz her önüne gelene din, daha doğrusu İslam eleştirmenliği yapıyor. Cebine nidüğü belirsiz birkaç hesaptan birkaç soru, biraz bilgi koymuş(lar). Kendini artık tam donanımlı bir zamane savaşçısı gibi zannediyor.
Soruyor cevaplıyorsun.
Eleştirdiği bilgileri akıl ve vahiy imbiğinden süzüp önüne koyuyorsun. Bakışlar şööyle bir bönleşiyor. Kafa karışıyor. Sonra…
Zaten çok da uzaklaşamadığı inancına kendini yeniden ait hissediyor. Ve bütün çabasını ele veren itiraf geliyor: “Ben de zaten şu kadar yıl dini eğitim almıştım. Ama falanlar beni soğutmuştu.”
İşte anlıyorsun o zaman şeytanın tatil yapmadığını. İnsanı, özellikle de gencecik Müslümanları asla boş bırakmayacağını.
Onlar durumlarının farkında değiller ama sen tabloya baktıkça gülsen mi, ağlasan mı bilemiyorsun. En iyisi joker gibi yapmak.
Hani bir film vardı. Adı “Joker”. İzlediniz mi bilmem?
Filmin en dikkat çeken yanı, başrol oyuncusunun gülerken ağlaması ya da ağlarken gülmesi idi. Yani o kadar enteresan bir durum ki, ağlıyor mu gülüyor mu tam bilemiyorsun.
Tam böyle yapacakken içindeki yangının alevleriyle birden ciddileşiyor, hüzün ağırlıklı bir yürek sızısı ile diyorsun ki;
-“Bunlar bizim can kuşlarımız, ciğer parelerimiz, ruh çiçeklerimiz, yitik sevdamız…”
Ait oldukları bir kök var. Öte yandan da köksüzlüğe özendiren, önemli olmanın tarifini ortalık insanlarının değer yargılarına göre yapan, “şöyle olursanız ancak modern toplumda kendinize yer bulabilirsiniz” diyen kişilik sömürücüsü bir rüzgâr var.
Aslında heva ve hevesleri ile inançları arasında bir çatışma yaşıyorlar. İnançları onları aleyhlerine olan her tür rüzgârdan korumaya çalışırken, hevaları bütün gücüyle günah çukurlarına sürüklemek istiyor. Zahiren çok cazip gelen bu hevai duygulardan vazgeçemeyince, çareyi ait olduğu köklerden kopmakta arıyorlar.
İnsan alemlerin Rabbini dikkate aldığı zaman, yaşamına ona göre çeki düzen vermek zorundadır. Bu da kendinden daha basit varlıklara kul olmaktan kurtaran bir özgürlüğü beraberinde getirir. Öte yandan ilahi hudutlar ise onun için güvenli bir sınır çizer. Ama insanoğlu kendisi için dünya ve ahiret güveni sağlayan bu sınırları, özgürlüğüne vurulmuş bir ket gibi görür ve onları aşmanın bir yolunu arar durur.
İç sesi “sakın bunu yapma” derken, o ait olduğu ve belli bir sınırda tutan kökleri şüphe kurtçuklarına kemirtmeyi tercih eder. Çünkü işine gelen budur. Yaşadığı seküler ortam, şeytanlaşmış izm ve insanlar yardıma dünden hazırdır. Bu noktada “uydum kalabalığa” dedi mi, iş tamam…
Feryad eden vicdanını susturmak için, malum odaklar tarafından üretilen sorular ve yaşadığı dini bir travma tam da burada devreye girmekte gecikmiyor.
Tabi ki formasyon eksikliğinden dolayı din eğitiminde yapılan yanlışları görmezden gelmek mümkün değil. Dinin maksat ve maslahatını anlayamayan, dinin insan için olduğu bilincine eremeyen, çağı okuyup ona göre bir dil üretemeyen anlayışların faturası çok ağır oldu, biliyorum.
Gençler özellikle o dönemlerinde, farklı olabilme ve kendi bağımsızlığını ilan etme telaşına düşüyor. Yaptırdığı dövmelerle, yepisyeni fikirlerle(!), aykırı inanç ve ideolojik söylemlerle, itaatsiz tavırlarla bir krallığın kuruluşunu ilan ediyor. Bu yeni bağımsız krallığının sınırlarını herkesin kabul etmesi için dalaşmak pahasına ısrarcı olabiliyor.
-“Sakin ol evlat. Seni gayet iyi anlıyorum. Her gencin başına gelir bunlar. Sen şimdi lodosta dalgalanmış bir deniz gibisin. Gün gelecek dinginleşeceksin. Geçecek bunlar. Hayat sana hem haddini bildirecek hem de kadrini öğretecek. Çok değil, 50 yıl sonranı düşün yeter…”
Ve unutma evlat: "Kim izzet (yüksek onur, şeref, büyük itibar, yücelik, saygınlık, üstünlük, güç) istiyorsa (bilsin ki) izzet tamamen, Allah’ındır…” 35/Fatır, 10
Yorumlar
Kalan Karakter: