Tarihi camide eda ettiği öğle namazından sonra, eskimeyen bir dostu ziyaret etmek üzere adımlarını hızlandırdı. Yönü şehrin en işlek caddelerinden birine doğruydu.
Kaldırım boyunca yüz yüze geldiği insanlara, ünlü bir giyim mağazasının kapısından giren çıkan kalabalığa, cadde boyunca lakayt tavırlarla etrafını rahatsız edenlere, yere çöp atanlara ibretle baktı.
İnsanı düşündü.
Sonra şehri.
- “şehir ve insan” diye mırıldandı kendi kendine.
“Bu terkip (şehir ve insan), “ağaç ve orman” ya da “su ve balık” terkipleri gibi hoş manzaralar uyandırmıyor dimağda bugün. Yitiğini arayan iki sevdalı gibiler.
Birbirlerini bulmuş gibi görünseler de birbirlerini anlayamamışlar.
Peki, suçlu kim? Hangisi?” diye düşündü.
Sonra bir cevap uyandı kafasında: “İnsanın yaratılış gayesinin, kulluk (Zariyat, 51/56), buna bağlı olarak ta, yeryüzünü, var ediliş amacına uygun olarak inşa etme sorumluluğunu göz önüne alırsak, “özne”nin kim olduğunu, dolayısıyla da suçlunun hangisi olduğunu anlayabiliriz.
İnsan öyle bir varlık ki; kimi zaman dokunduğu yeri mamur ederken, kimi zaman da tarumar ediyor. Galiba günümüz şehirleri de insanın ikinci eyleminden nasibini almış.
—Materyalizmin bütün zorbalığı ile hüküm sürmesi,
—Günah işleme özgürlüğünün tavan yapmış olması,
—Cahiliye devrinden fırlamışçasına “altta kalanın canı çıksın” anlayışının boy göstermesi,
—Ve kadın cinsinin bir eşya muamelesi yapılarak, mod(a)ernite kumsallarına gömülmesi,
—Nemelazımcılığın, bireyciliğin, kronik bir hastalık misali yaygınlaşması… bunun böyle olduğunu gösteriyor” diye düşündü.
Kadim dostunun yanına vardığında, onun meşgul olduğunu gördü. El kaldırarak selamlaştıktan sonra dostunun yine bir el işareti ile gösterdiği yere oturdu. Onu beklerken önündeki sehpada bulunan dergilerden birini karıştırmaya başladı. İç sayfalarda bir ara başlıkta şöyle yazıyordu: “Ruhlarımız, kendisini maddeye mimari ve eser olarak yansıtır.” M. Armağan.
Az sonra işini bitirip yanına gelen dostuyla kucaklaşıp hal-hatır ettikten sonra, yazıyı gösterip, “doğru söylemiyor mu?” diye sordu.
Dostu: -El hak doğrudur ve bu anlamda, bizi suçüstü yapacak rezaletleri günümüz şehirlerinin hemen her yerinde görmek mümkün. Ecdadın ruh ihtişamı Sultan Ahmed, Selimiye vb. eserlerde müşahede edilirken, bizim köksüz, kırılgan ve tüm heybetine rağmen ihtişam yerine, ihtikâr yansıtan eser(!)lerimiz de ruh cüceliğimizi yansıtıyor.
Ama ruh yapımız sadece maddi eserlerimize değil, insan ilişkilerimize de yansıyor. Duymuyor musun? Her gün bir kavga, dolandırıcılık, cinayet haberi yayınlanır oldu” dedi.
Konuşmanın bir karamsarlık gayyasına doğru gittiğini fark etti. Evet biraz önce kendisi de böylesi karamsar duygularla adımlamıştı buraya kadar. Ama bu doğru değildi. Hayatın ve şehrin sadece kara tarafına odaklanmak ve böyle bir inançla yaşamak, hiçbir şeyi çözmeyeceği gibi, insanın yaşama ve üretme şevkini de yok ederdi.
Bu duygularla gülümsedi ve: “Haklısın kıymetli dostum! Çağın “modern cinnet” geçirdiği bir gerçek. Her gün olumsuz şeyler oluyor. Bunlara üzülmemek, içimizin yanmaması mümkün değil. Ama bu kara haberlerin elimizi kolumuzu bağlamasına, bizi umutsuzluk girdaplarına atmasına da izin vermemek gerekir. Zira hayat kitabımızın Yusuf suresinde “…Gerçek şu ki, Allah’ın rahmetinden ancak inkârcı bir toplum ümidini keser” (ayet, 87) denir. Hem geçen gün bazı gençlerle karşılaştım. Haftanın belli günlerinde bir araya gelip Kur’an’ı anlamaya çalışıyorlarmış. Yani bir tarafta da “Kalksam ve Dirilsem” diyen bir gençlik var Allah’ın izniyle.”
-“Hah be kardeşim. De de onu de. İçime bir bahar meltemi esti inan. Doğru diyorsun. Bir yandan bardağın boş tarafını görüp sorumluluklarımızı hatırlayacağız, bir yandan da dolu tarafını görüp “ümitvar” olacağız ki, hayat dengesini yitirmesin.”
Dostunun biten çayları tazeleme teklifini, bir esnafın daha fazla meşgul edilmemesi düşüncesiyle kibarca reddeden Yusuf, ayağa kalkıp elini dostça uzattı. Kapıya doğru giderken, yeni bir şey hatırlamış gibi birden geriye dönüp:
-“Sana bir ödev vereyim mi dostum?” dedi.
Bunu bir hayat tarzı haline getiren Yusuf’un bu tavrına hiç şaşırmayan dostu, eline almakta olduğu boş bardağı bırakıp, “buyur seni dinliyorum” dercesine imalı imalı güldü.
-“Bir fırsatını bulunca “İnşirah suresi”ni şöyle anlamıyla birlikte tefekkür ederek bir okuyabilir misin?”
Sağ elinin parmaklarını öpüp başının üstüne koyan dostuna, o da yine sağ elini kalbinin üstüne koyarak mukabele etti…
Yorumlar
Kalan Karakter: