Bazı kavramların belli anlamlara hapsedilmesi bizim de algımızı ve eylemlerimizi dar bir alana hapsediyor.
“Vatan borcu” kavramı bizim kültürümüzde çok yaygın olarak kullanılır. Özellikle de askere giden gençler vatan borcu için giderler. Çıkış itibari ile evet öyledir. Fakat zamanla birçok kavramda olduğu gibi burada da vatan borcu sadece belli bir zaman diliminde üniformalar içerisinde emir komuta zinciri’nde kimi eğitimlere tabi olup biraz gurbet yaşayıp Memlekete yüz akıyla dönmek olarak sınırlı bir şekilde anlaşılır olmuştur.
Oysa üzerinde doğup büyüdüğümüz, havasını soluduğumuz, ekmeği suyuyla beslendiğimiz, kültürüyle yaşadığımız, sosyal hayatımızı inşa ettiğimiz toprak parçasına olan borcumuz bununla sınırlı değildir/olmamalıdır.
Bu borç, içerisine;
* vatanı temiz tutmayı
* diğer insanları da düşünmeyi/sosyal hayatı nezaket anlayış çerçevesinde yaşamayı
* esnafsak dürüst olmayı,
*müşteri isek satıcıyı ve emeği düşünmeyi
* Öğretmensek fedakârca adanmayı
* Çiftçi isek evlatlarımız için üretiyormuş gibi davranmayı da almalıdır.
Hülasa hangi konumda olursak olalım o vatanın sadece toprağına, sınırına değil, onun üzerindeki hayvan, bitki ve insanlar gibi canlı cansız her şeyine karşı sorumluluklarımız olduğu bilincini taşımaktır.
Öyle ki bu borç sadece yaşarken değil öldükten sonra bile geride bıraktığımız eserlerimizle ödenmeye devam edilmelidir.
On gün önce sınırda ya da karakolda, vatanındaki bir insanın, hayatına, malına, namusuna halel gelmesin diye nöbet tutan bir asker tezkereyi alıp geldikten sonra aynı insana,
*hakaret edebiliyor,
*iftira atabiliyor,
*onun hayatını karartan bir yalanı söyleyebiliyor,
*menfaati için onu satabiliyor,
*onun sağlığına zarar verecek ürünleri pazarlayabiliyor,
*ondan malını, değerinin çok altında satın alabiliyor,
Ama sorulduğunda “ben vatan borcunu yerine getirdim” diyebiliyor öyle mi?
Vatan sever biri sadece bir toprak parçasını mı sever/sevmeli?
O vatan üzerindeki insanlara karşı bir sorumluluğu yok mu?
Orayı vatan yapan birlikte yaşamak değil mi?
Tüm insanlar yok olsa biz yalnız başımıza bu koca vatanda yaşamak ister miyiz?
Böyle bir durumda neyin anlamı olur ki?
O yüzden birbirimize karşı,
*dürüst olmak,
*hak yememek,
*ihanet etmemek, gibi borçlarımız var.
Birbirimizin ya insanlıkta eşi ya da dinde kardeşiyiz.
Süregiden hayatımız içerisinde gerek kimi ana babalar gerek kimi idealist insanlar bu vatan için doktor mühendis öğretmen Astronot gibi titr sahibi insanlar yetiştirdiklerini söyleyerek övünürler ya da onlar önümüze bu özelliklerinden dolayı örnek olarak çıkarılırlar. Evet kesinlikle doğrudur.
Ama şu da doğrudur;
bu vatan için:
*dürüst bir tüccar,
*hile yapmayan bir esnaf,
*çalışkan/duyarlı bir çiftçi
*işini iyi yapan bir çoban
*terini emeğine karıştıran bir zanaatkar;
Demirci,
marangoz,
Fayansçı,
duvarcı,
Sıvacı,
Kalıpçı,
ayakkabıcı,
aşçı,
simitçi,
kahveci,
gazozcu gibi insanlar yetiştirenler de bu vatan için bir o kadar değerli katkıda bulunmuşlardır.
O yüzden, çalışkan bir çiftçi yetiştiren bir aile, çocuğunu tanıtırken “benim oğlum çiftçi amcası” demekte,
Evinin hanımı olan bir eş yetiştiren aile de “benim kızım evinin hanımı teyzesi” demekte,
En az “benim oğlu doktor amcası” diyenler kadar haklıdır.
Zira hastalanan aşçı doktora, doktor yemek için çiftçiye, çiftçi çobana, çoban mühendise, mühendis ayakkabı(cı)ya, evi için duvarcıya, duvarcı teknoloji için mühendise… hasılı herkes birbirine muhtaç ve birbiri için yararlıdır. Unutmayalım herkes her işe yaramaz ama herkes bir işe yarar. Şimdi Zuhruf sürresi 32. ayeti bir kere daha hatırlayalım.

Yorumlar
Kalan Karakter: