Gözlerini dünyaya açıp, hayatı yeni yeni anlamlandırmaya başladığın çocuk yaşlarda, sen:
Sevimlisindir.
Küçücüksündür.
İlgi odağısındır.
Tatlı bir anne, güçlü bir baba,
Bazen de küçük-büyük bıcır bıcır kardeşler,
Teyzeler, halalar, emmiler, dayılar, ebeler, dedeler…
Komşular…
Kimi yaşlı kimi çocuk kimi gençlerden oluşan hareketli bir dünya.
Sen o zamanlar hayat hep böyle olacak, hep böyle kalacak sanırsın.
Öyle değil mi?
Evet aynen öyle.
-Şimdi bir geçiş. “Sen”den “biz”e…-
Sanki etrafımızdaki herkes ve her şey böylece bu halleriyle var olmuşlar, biz de bu halde var olmuşuz ve hiçbir şey hiç değişmeyecekmiş gelir…
Sonra aradan zaman geçer, okul hayatımız başlar. “Meğer etrafımızda daha çok insan varmış” deriz “değişik değişik”. İşler-güçler, gözler-kaşlar, karakterler-huylar, kültürler hep farklı farklı.
Koca bir akış, yaşanan koca bir dünyada biz de kendimize bir yer, bir kimlik, bir kişilik bulmaya çalışırız.
Derken bir gün ninemiz, dedemiz ya da yaşlı bir komşumuzun ölüm haberi fısıldanır küçücük dünyamıza. Şöyle bir sarsılır, “ölüm diye bir gerçek varmış” deriz, insanı bu dünyadan alıp götüren ve dünya gözüyle bir daha asla göremeyeceğimiz bir süreci başlatan.
Hatta bir gün aynı okuldan ya da sınıfımızdan bir arkadaşımızın ölüm haberini alırız. Bu biraz daha sarsıcıdır. Sarsıcıdır çünkü bunlar öbürleri gibi yaşlı falan değildir ki.
Sonra biz büyüdükçe daha başka insanların ölüm haberlerini almaya, görmeye başlarız. “Demek her yerde varmış bu acı gerçek”.
…
Aradan uzun bir zaman geçer…
Biz, o aralar lise, üniversite, çalışma, iş-güç, evlilik, kazanç-kayıp telaşelerindeymişiz de hayatı biraz farklı algılamışız. Çünkü hayaller, ümitler, planlar derken geçip gitmiş yıllar. Genciz, güzeliz, yakışıklıyız, güçlüyüz ya yine hayat bize güzelmiş. -Bu arada bütün bunlar, suç, günah, hata, yanlış falan değil. Elbette insanoğlu hayatta mecburen, okuyacak, çalışacak, üretecek, kazanacak, hayal edecek, kaybedecek… olacak bunlar. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta, yerimizde durmadığımız halde, yaradan tarafından hep sabit ve belirlenmiş bir hedefe doğru adım adım, nefes nefes yaklaştığımız gerçeğinden nasıl koptuğumuzun bir muhasebesini yapmak. Farklı yönlere koşsak da hep aynı yere varıyormuşuz meğer. Onu derim.-
Bu kez:
Bizim gençliğine tanık olduğumuz kişilerin yaşlandığına,
Küçüklüğünü-çocukluğunu bildiğimiz kişilerin büyüdüğüne,
Zaten yaşlı olarak tanıdıklarımızın ise çoktan bu dünyadan çekip gittiklerine,
Hayatımızda belli noktalarda kesiştiğimiz, tanıştığımız insanların da yavaş yavaş terki dünya eylediklerine,
Gençliğini bilip, yaşlılığına tanık olduklarımızın daha hızlı ölüm haberlerini aldığımızda,
Bizden bir üst kuşak olan abi dediğimiz insanların kabir peronuna yanaşıp, tabuta binmek üzere valizlerini yanlarına koyup, bilet kontrolü yapmaya başladıklarına tanık olduğumuzda,
Geçtiğimiz sokaklarda, bindiğimiz araçlarda, alışveriş yaptığımız mekanlarda, “amca”, “teyze” diye seslenildiğine şahit olduğumuzda,
Kendi çocuklarımızın, bizim yaşadığımız hayat hengameleri ile uğraşmaya başladıklarını gördüğümüzde,
Anlıyoruz ki, önümüzde birkaç kişi kalmış. Bileti hazırlama sırası şimdi bize gelmiş.
Ve bir aydınlanma başlıyor…
Bakıyorsun ki bu sıraya girmem diyen, diyebilen hiç kimse yok. -Hatta bazen acele davranıp araya kaynak yapanlar bile var. Ama onlara hiç kızmıyorsun önüme geçtiler diye.-
Zenginmiş-fakirmiş,
Açıkmış-kapalıymış,
Ünlüymüş-ünsüzmüş,
Çok iyi göbek atıp kalça sallıyormuş, hiç hareket etmekten hoşlanmıyormuş,
İdeolojisi varmış-yokmuş,
Dini imanı varmış-yokmuş,
Allah’a kul olmuş-kula kul olmuş,
Zalimmiş-mazlummuş…
Herkes ama herkes mecburen sıraya giriyormuş.
Sen tam bu aydınlanmaları yaşarken bir ses çalınır kulağına. O günlerde piyasaya çıkan ve herkesin eşlik ettiği bir pop şarkısı, bangır bangır her yerde yankılanır: “YERİNDE DUR, O SENİ BULUR”.
Onlar kimin kimi, nerde bulacağını umuyor bilmem ama benim aklıma, yerinde ister dursun ister durmasın, herkesi nerde olursa olsun kesin olarak bulan “O” geliverdi. Ve sizlerle paylaşmak ve “O”nu hatırla(t)mak istedim.
“NEREDE OLURSANIZ OLUN, SAĞLAM KALELERDE DE OLSANIZ, ÖLÜM GELİR SİZİ BULUR…” (4/Nisa, 78)
Ayetin orijinal metninde geçen “buruc” kelimesi; yükseğe sağlamca inşa edilmiş korunaklı kale, kule, şato, burç… gibi anlamlara gelmekte ve hatta bir yönüyle uzay çağını idrak eden, orada yeni yaşam yerleri arayışına giren, güvenliğine, konforuna oldukça düşkün olan modern çağ insanına “Nerede olursanız olur, ölüm gelip sizi bulur; yıldızlara yükselmiş bile olsanız…” demektedir.
Son söz “O”nun olsun: “Ey iman edenler! Allah'a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah'a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!” (3/Ali İmran, 102)
Hani İnsan yükleri olan bir varlıktı ya. Bu da bugünün yükü olsun nefsimize.
İyi taşımalar!

Yorumlar 1
Kalan Karakter: