Evlerimizin malzemeden çalınmadan yapılmış olmasını,
Eşyalarımızın uzun ömürlü olmasını,
Arabalarımızın hilesiz tamir edilmesini,
Kısaca aldığımız her hizmetin sağlam olmasını isteriz değil mi?
İnsan, tereyağı diye aldığı ürünün patates haşlaması çıkmasını istemez.
Yılların birikimini verdiği evin kolonlarının sadece alçı ile şekil verilmiş bir direk olmasını istemez.
Kışı rahat geçireyim diye taktırdığı kalorifer petek borularının, geriden bakılınca tamammış gibi durmasını ama şöyle bir asılınca ana hatta hiç bağlanmamış olduğunu görüp şok olmak istemez.
Tamir için gittiği sanayide, ufak bir operasyonla halledilecek bir arızanın, nasılsa anlamadığı için, çok büyükmüş gibi gösterilip, astronomik fiyatlara yapılmasını istemez…
İstemez ama, ister istemez hep bunlarla karşılaşır.
Neden?
Ben kendi zaviyemden durumu şöylece açıklamaya çalışayım:
İnsanlar hayatlarını yaşarken, işlerini yaparken hep dikkate aldıkları bir merci vardır. Bu bazen atası, bazen ailesi, bazen amiri, bazen komşusu, hocası, arkadaşı, patronu… olabilir. Zira yapıp-ettiklerinin birileri tarafından görüldüğünü/görüleceğini, işitildiğini/işitileceğini ve neticede de eylemine göre hakkında bir hüküm verileceğini bilir. Ve bu bilincin yapıp-ettiklerinin kalitesi üzerinde büyük etkisi vardır.
Bir Müslüman toplumda, böyle bir etkinin sağlanmasının yolu şu mesajda vurgulanır.
“Her kim, yüzünü Allah’a döner (tüm benliğiyle yalnızca Allah’ı dikkate alır) ve O’nun emri doğrultusunda güzel ve yararlı işler/davranışlar yaparsa, bir Muhsin olarak sapasağlam bir kulpa tutunmuş olur! Unutmayın ki, her işin sonu Allah’a varır.” 31/Lokman, 22
Bu kerim ayette, düşündüklerinden tutun da eyleme döktüklerine kadar her konuda insanın yüzünü dönmesi gereken, yani dikkate alması gereken merciin Allah olması gerektiği vurgulanıyor. Bir şeye “yüzünü dönmek” ona önem vermek, onu dinlemek, onu dikkate almak demektir. “Yüz çevirmek”in zıddıdır. Yüz, insanın şahsiyetini, tüm varlığını temsil eder. Elimizdeki ağrı, gönlümüzdeki huzur, aklımızdaki şüphe bile hep ona yansır.
Muhsin bir hayat, yani Allah’ın gördüğü bilinciyle hareket edilerek yaşanan bir hayat “sapasağlam bir tutamağa yapışılarak” yaşanan bir hayattır. Muhsin olarak yapılan işler de sapasağlam işlerdir. Zira; O’nun hayatımızı kuşattığı bilinciyle niyet ve amellerimize yön veririz.
“Yoksa o, kendini hiç kimsenin görmediğini mi sanıyor?” (90/Beled, 7)
Sorudaki sarsıcılığı bilmem siz de hissettiniz mi?
Öyle bir merci (dönülüp hesap verilecek makam) düşünün ki; asla kandırılamaz, yanıltılamaz, hiçbir hile saklanamaz, atlatılamaz, kaçılamaz…
Hesabı Allah’a verecek olmanın şuuruyla, artık hangi işi yapıyor olursak olalım, hangi mesleği icra ediyor olursak olalım, işimizi en güzel en sağlam şekilde yaparız. Hile-hurda, kaçak-göçek, kandırma, aldatma, suiistimal olmaz, olamaz işlerimizde. Ürettiğimiz kullanılır, yaptığımız sağlam, kestiğimiz yenilir olur. Böylece sağlam bir kulpa yapıştığımız için kendimiz de yapışılacak sağlam bir kulp oluruz.
Kim böylesine sağlam bir “güven toplumu”nda yaşamak istemez ki?
Yorumlar
Kalan Karakter: