Bir savaş alanına dönen iç dünyasından kurtulmak için, bir an önce dışarıya çıkıp hem işe geç kalmamak hem de hava almak istiyordu.
Tarak olarak kullandığı parmaklarıyla, yönünü çok iyi bildiği saçlarına şöyle bir çeki düzen verirken, bir yandan da mevsimlik ayakkabılarını giymeye çalışıyordu. Olması için yarım giren ayağının ucunu eşiğin çıkıntısına vurduğunda ayakkabı tam oturmuş ama içindeki gel-gitler rüzgârlı denizin dalgaları gibi dinmemişti.
…Evden çıkmadan önce…
(İçindeki şeytani ses, aynadaki yorgun yüzüne bakıp; -“Senden olmaz oolum! Bırak bu işleri. hayatında bir sürü yamuk var. Kendini kurtardın mı ki sıra dünyaya gelsin” dedi.
Daha önce idealleri uğruna koşturduğu yılların aşısı ile ayakta durmaya çalışan Rahmani ses ise hâlâ umut ışığı ölmeyen ama bir hayli fersizleşen gözlerinin içine bakarak;-“Bak koçum! Hayat seni biraz yıpratmış olabilir, şeytan ve dostları heyecanından bir şeyler kopartmış olabilir. Hayat yolculuğun iniş-çıkışlarla dolmuş olabilir. Ama madem ömür denen sermaye hala elinden alınmamış, nefes alıp veriyorsun, o halde eski heyecanın kırıntılarını yeniden ara. Düş yola. Vur ayağını yere. Daha gidilecek yepyeni coğrafyalar, dokunulacak yepyeni yürekler var. Titre ve kendine gel” diyerek uyardı onu.)
…sonra…
İşyerine varmadan önce uğramayı alışkanlık haline getirdiği çay ocağına yine uğrak vermiş, dışardaki taburemsi masaya oturmadan camdan içeriye çay sipariş etmek için bakmıştı. Buğudan net görünmeyen içeriye elini siper yapıp bakmaya çalışırken ocağın başındaki çaycıyı zar zor seçebildi. Ordan hep bir şeyler çıkabileceğini tahmin eden ocakçı da zaten sık sık pençeye bakıyordu. Derken maksat hasıl oldu ve çay doldurmakla meşgul olan ocakçıya şehadet parmağıyla “bir” işareti yapıp, karşıdakinin başını sallamasıyla yerine oturdu.
Tesbihini almak için eli cebine giderken, gözleri de masanın üzerinde duran günlük yerel gazeteye takılmıştı.
“KARAMAN GÜNDEM” adlı bu gazetenin manşet üstünde yer alan bir yazı başlığı dikkatini çekti. “Yola Düş ama Yolda Düşme” yazıyordu.
- “Allah Allah” dedi, “bu da neyin nesi? Sanki bana sesleniyor. Bakalım baalım” deyip gazeteyi tam eline alırken garsonda çayı önüne bıraktı. Yılların tanışıklığı ile sadece bakışmalar ve el hareketleriyle bir hâl hatır ettikten sonra, bir eliyle bardağı diğeriyle gazeteyi kavradı. Aklı yazıdaydı. Kalbinin çarptığını hissetti. Başlığa ve yazarın tipine şöyle bir bakıp, iç sayfadan yazının uzun versiyonunu bulup okumaya başladı.
“Bu gel-gitler ve iç hesaplaşmalar, insan psikolojisinin normal bir durumu olarak görülmelidir. Hatta daha tehlikeli olanı, insanın hiçbir iç muhasebe yapmamasıdır.
Her insanın yaşayabileceği bu durumu gerek kendimiz gerekse diğer Müslümanlar için bir suçluluk ve suçlama çıkmazına dönüştürmek yerine, davamız, derdimiz, kulluğumuz ve sorumluluğumuzu yeniden hatırlamaya vesile kılmalıyız.” diyordu.
Bir “Hasbünallah” çekip devam etti:
“Toplumsal değişimi önceleyen Müslümanların, günümüz şartlarında pasifleşmesinin ve davet heyecanlarını yitirmelerinin bir sebebi de internet ile birlikte bilginin kolay ulaşılabilir bir hal almasıdır. Hemen herkes her bilgiye kolayca ulaşabilmekte böylece sanki insanların bizden alacakları/duyacakları yeni bir bilgi yokmuş hissi uyandırmaktadır. Nefsimizin de onayladığı bu his bizlere ölü toprağı serpmekte “nasıl olsa herkes her şeyi biliyor” avuntusuna kaptırmaktadır. Oysa dünyada her şey gibi bilgi de üretilmeye muhtaçtır. Sadece öğrenilen ve öylece kalan bilgi erimeye mahkumdur. Bu noktada bizim hem öğreneceğimiz yepyeni birçok bilgi var hem de mevcut bilgilerimizi yeni bilgilerle harmanlayarak yeni fikirler üretmek gibi bir sorumluluğumuz var.
- “eveet doğru, ulan bu adam benim içimimi okuyor?”
“Bu amaç doğrultusunda hareket ettiğimizde göreceğiz ki bu yeni elde ettiğimiz bilgiler bizi canlandıracak ve heyecanlandıracaktır. Zira insanın yapısında hayatındaki yenilikleri paylaşmak gibi bir eğilim vardır. Unutmayalım ki bilgi insanoğluna üflenen ruhtur.
Etrafımıza baktığımız zaman azınlık olarak gördüğümüz bu heyecanını yitirmemiş aktif davetçilerin, hep yeni bilgiler öğrenen insanlar olduklarını görmemiz boşuna değildir.
Belki de sahabe döneminde bile böylesi tökezlemeler, böylesi kalbi duyarsızlıklar baş göstermişti de Rabbimiz bu kerim ayetle yüreklere bir kıvılcım düşürmek istemişti.
“İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” 57/Hadid, 16
Her birimiz düştüğümüz yerden kalkmakta zorlanabiliriz. Bir yerde elimizden bir tutan olmalı. Zira bazı düşüşler kendimiz kalkamayacak kadar serttir.
Evet bugün de “dünyayı daha yaşanabilir kılma” azmi ve heyecanıyla, bireysel ya da birlikte yola düşüp, dünyevi sebeplerle yol(d)a DÜŞENLER olmuştur. Oldu da…
Sen yola düş ama sakın yolda düşme!”
İkiye katladığı gazeteyi yerine koyarken, dudaklarını “hımm” modunda sıkıp, az önce çay söylerken kaldırdığı şehadet parmağıyla tam yazının üstüne şöyle bir tiske vurdu. Boşalan bardağın kenarına çay ücretini bırakıp kalkarken, gözlerindeki ışıltıdan, yeni bir “Besmele”nin kararlılığı okunuyordu…
Yorumlar
Kalan Karakter: