Saatlerdir beş katlı bir apartmanın üçüncü katında, yaz havasının da etkisiyle daralmış bir odada “ne olacak bu halimiz?” yollu sorularla boğuşuyorlardı. İçerinin bunaltıcı havasından sıkılıp, şöyle bir hava almak üzere balkona çıktılar. Şehrin ışıltılı gecesi tüm ihtişamı ve gürültüsüyle arz-ı endam ediyordu.
Derken evin bulunduğu sokaktan caddeye böğürtülü bir egzoz sesiyle ve keskin bir driftle ana yola çıkan Tofaş her şeyi bastırdı. Biri “cık cık”lamaya ve kızmaya başladı. Ama öteki tam aksine kahkahamsı bir gülmeyle mukabele edip; “kızma üstad” dedi. “Biz Allah’ın izniyle bu gençlerle dünyayı kurtaracağız!”
Beriki “ne diyor bu ya?” yollu bir bakış attı akşamın loşluğunda. Dünyayı kurtarma heveslisi olan arkadaşı; “Evet dostum aynen öyle. Hiç şaşırmana gerek yok. Malzeme bu. İş başa çoktan düştü” dedi.
Beriki balkon demirine dayadığı kolunu yukarı kaldırıp, elini çenesine dayadı ve derin bir düşünceye daldı. Gençlik için böylesine umut dolu olmak harika bir duyguydu.
Evet nice yolda kalmış arabayı yardımıyla kurtaran bu gençlik değil miydi?
15 Temmuz’da tankların üzerine çıkan, önüne bir duvar gibi set olan bu gençlik değil miydi?
Mahallesindeki sobasını yakamayan, eşyasını taşıyamayan ihtiyara yardım eden bu gençlik değil miydi?
Hayatın gailesine kapıldığı için, özündeki cevheri yitiren ama bulduğu ilk fırsatta köklerine dönüş yapan bu gençlik değil miydi?
Biliyorum buraya bunlara benzer binlerce sahne yazabileceğim gibi, bunların tersi olan sahneleri de yazabilirim. Yani kendine, insanlığa, çevreye, vatana zararı dokunan binlerce gençlik hikayesi…
Bazen yazılarımızda zaman zaman gidişattan yakınmadığımız da olmuyor değil. Bir denge arayışındayız. Ne tamamen güllük gülistanlık bir tabloyla, her şey yolundaymışçasına mayışmak, ne de tam bir felaketin ortasında kalmışçasına bir tablo çizerek paniklemek. İkisi de doğru olmaz. Bugün bu dengeyi “umut”tan yana büyütmek geldi içimden.
Noksanları görmek sorumluluk alabilmemiz için elzemken, olumlu yanları görmek te umudumuzu taze tutabilmek için elzemdir. (Not: Lazım: gerekli. Elzem: olmazsa olmaz, çok gerekli.)
Umut sadece fakirin değil, yazarın da ekmeğidir. Umutsuz yaşanır mı?
***
İçinde yeniden yeşeren bu umut tomurcuklarıyla uyandı ertesi gün. Birlikte yaptıkları kahvaltıdan sonra, bir şehir içi otobüsüne, sonra da metroya binerek, büyük bir kütüphane’nin yolunu tuttular. Giriş faslından sonra farklı kategorilerde kitapların olduğu bölümleri ziyaret etmeye başladılar.
Aman Allah’ım o da ne? Her bölümde çalışma birimleri ve buralardaki masalarda kitapların arasına gömülmüş bir gençlik. Dün akşamki tablo canlandı gözlerinde. Sonra az önce metroda karşılaştığı vurdumduymaz tipler. Şimdi ise gelecek endişesi ile çalışan bir gençlik manzarası. Bu sadece onların geleceği değildi ki. Bizim yarınımızdı onlar.
Sanki arkadaşı, “Hiç bir şey göründüğünden ibaret değil. Bu memlekette gecesini gündüzüne katarak çalışan, sessiz ve bilinçli bir gençlik de var. Onları öyle ulu orta her yerde göremezsin. Çünkü onlar bir dip dalgadır. Ucuz gösteri(ş)ler, mazarrat bir böcek gibi ortalıkta dolaşmalar, beşerlik vasfından level atlayıp insanlığa yücelememiş bir yaratık gibi dalaşmalar, onlara göre değil. Gel bir de onları gör ve umudunu tazele…” demek için buraya getirmişti.
Şimdi bu tablo karşısında nasıl umutvar olmayalım?
Şunu çok iyi biliyorum; eğer bir insan dünyanın değişmesi bir çaba içindeyse, o ufak ta olsa bir şeyleri değiştirmeyi başarmış olduğu için, değişimden yana olan umudu hep Canevi’nde taşımıştır. Ama hiçbir çabası olmayan, günlerini karanlığa küfretmekle geçiren, etrafına sadece felaket tellallığı yapan boş biri ise, kendi karanlık ekseninde dolanıp durmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu hayatın kanunudur. Son saate kadar oluklar çift akmaya devam edecek; “Birinden nur, birinden kir”.
Biz gözümüzü kir akan oluktan ayırmayıp damıtma sistemleri kurarken, gönlümüzü ise nur akan oluğa açmaya devam edeceğiz…
Yorumlar
Kalan Karakter: