Evet, bu hayatta hep böyledir. Hedefine odaklanmayan her yürüyüşçü, öyle basit engellerle uğraşır ki, arkasında koca bir davayı yitirir. Koşması gereken bir amaç varken, ihmalkâr davranıp yavaşlarsa, onu daha basit uğraşlar ve dünya kaygıları oyalar. Oyalanmakla kalmaz, hiç umursamaması, değer vermemesi gereken olaylar, engeller canını acıtmaya başlar. Soylu acıları çoktan unuttuğu için, o basit acıları çok can yakıcı bulur. Canı yandığı için daha çok yavaşlar. Daha çok yavaşladığı için, ayağına daha çok diken batar. O yine yavaşlar, onlar yine batar…
Derken bir kısır döngüdür başlar...
İşte şeytanın da istediği buydu.
Asla boşluk kabul etmeyen hayatı, hak uğraşlar doldurmazsa, batıl işler işgal etmeye başlar. Düne kadar hakkın hakimiyeti için çabalayan bir dava adamı, adını “bilmem ne yorgunluğu” koyduğu bir mayışıklığın esiri olarak artık kötü olmasa da aktif bir iyi de değildir. Bu sayede çoktan tembel bir “koala”ya dönüşmüştür bile.
Bu süreç öyle lanet ve bulaşıcı bir süreçtir ki; kendisi o basit acılar yüzünden yoldan kaldığı gibi, diğer yürüyüşçülere de bu yolun ne kadar zor ve dikenlerle dolu olduğunu anlatır durur. Acısını dillendirir durur. Şeytan ve dostlarının süslü ve cazip gösterdiği dünyalıkların ne kadar gerekli olduğunu, biraz da bu uğurda seğirtmek gerektiğini söyler ya da hal diliyle gösterir durur. Bunları duyan, etrafında yürüyenlerin azaldığını, bittiğini gören diğerleri de “boşver”meye, yavaşlamaya hatta durmaya başlar. Artık dünya pasif iyilerin istemese de desteklediği aktif kötülerin dünyasıdır. Al sana vebal üstüne vebal. Zaten kötülüğün pasif bir hali yok ki. O her hâlükârda aktiftir. “Kötülüğün ve kötülerin kazanması için, iyilerin seyirci kalması yeter” der bir Âlim.
Bu dünya hayatı, iyilikle kötülüğün, hakla batılın bir mücadele alanıdır. Yani ki bir taraf tutma ve o taraf uğrunda mücadele etme zeminidir. Bu anlamda insanın bir “tarafsızlığı”ndan söz etmek mümkün değildir. Hangimizin daha güzel işler yapacağını denemek için yaratmıştır, ölümü ve hayatı yaradan. O yüzden insan şu ilahi davete kulak vermeli;
“Rabbinizin bağışına ve takvâ/sorumluluk sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” 3/Âl-i İmrân : 133
“Rabbinizin mağfiretine nail olmak, Allah'a ve elçilerine iman edenler için hazırlanan, alanı göğün ve yerin genişliği kadar olan cennete kavuşmak için birbirinizle yarışın! Bu Allah'ın (dileyene) vermeyi dilediği ikramıdır: zira Allah muazzam ikram sahibidir.” 57/Hadîd : 21
Bu iki kerim ayette mü’minlere gerçek bir hedef gösteriliyor ve o hedefe koşmaları, o hedef için yarışmaları isteniyor.
Ali İmran suresindeki ayette bu, “sra” kökünden “seeriu” şeklinde iken;
Hadid suresindeki ayette, “sbg” kökünden “seebiqu” şeklinde geliyor.
Yaptığım araştırmalarda, meallerde her ikisine de “koşun” ya da her ikisine de “yarışın” anlamı verildiğini gördüm.
“Ama kelimeler farklı olduğuna göre, anlamda da bir nüans olması gerekmiyor mu?” sorusuyla “Tevakku” adlı programın sözlüğüne yönelince kelimelerin şu manaları ile karşılaştım;
SRA: Acele etmek, koşmak, hızlanmak, tez davranmak, gem…
SBG: Geçmek… sürekli olmasını istemek
Bu ayrıntılardan sonra, ayetler arasında şöyle bir fark olduğunu fark ettim;
Ali imran suresi 133. Ayet bu hedefler için “koşulmasını, hızlanılmasını, ‘gem’in azıya alınması’nı” emrederken;
Hadid suresi 21. Ayette ise “bu hedef için yarışmayı, rekabet etmeyi kararlılıkla sürdürme, bu işi sürekli hale getirme” vurgusu öne çıkıyor.
Demek ki, bu yolda zaman zaman değil, “kararlılıkla ve sürekli olarak koşulacak.”
Ne demiştik yazımızın başında?

Yorumlar
Kalan Karakter: